Gönderen Konu: Inilius - Notlar  (Okunma sayısı 104 defa)

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 113
Inilius - Notlar
« : Ağu 30, 2018, 04:31:19 »
Ninar 19, 1290, Hecil

İki atlı serin bir ilkbahar gecesi uyuyan ormanın kuzey batı sınırından ayrılmış, dolunayın ışığı eşliğinde Palria topraklarında uzanan Thand yolunu tutmuşlardı. Havada rahatsız etmeyecek derecede serin bir rüzgâr hâkimdi ve birkaç saat önce çiseleyen yağmur nedeniyle oluşan toprak kokusu hala kendini hissettirebiliyordu. Yavaş bir tempoyla atlarını süren bu iki elf, Vyleath şehrinden ayrılalı altı gün olmuştu ancak ikisi de yolculuk boyunca birbirleriyle pek konuşmamıştı. Yalnızca Elathii’lerin değil tüm elflerin konuşmayı -elflere göre “gereksiz” konuşmayı- pek sevmediğini kıtada yaşayan tüm ırklar bilirdi. Ancak bu altı günlük sessizliğin başka bir nedeni vardı elbette.

İki yoldaş bir süre daha sessizliklerini koruyarak yollarına devam ettiler ve ormandan çıktıktan yaklaşık iki saat sonra ulaşmak istedikleri noktaya vardılar. İkili, uyuyan ormanın kuzey batı çıkışına yaklaşık iki saatlik mesafede, yolun batı kenarındaki dev bir çınar ağacının altındaydı. Bu görkemli ağaç, uyuyan ormanda yaşayan elflerin kuzeydeki dostları ve iş birlikçileri ile görüştükleri, haber alıp verdikleri ve onları karşıladıkları bir nevi buluşma noktası haline gelmişti. Elfler, uyuyan ormanda ki birçok ağaçtan daha yaşlı ve kadim olan bu ağaca kendi lisanlarında Hecil (Outcast) ismini vermişlerdi. Uyuyan ormandaki binlerce ağaçtan uzakta, adeta kovulmuş gibi tek başına kaldığı için. Ancak çınar, elflerin bu vefasızlığına karşın hala onlara hizmet etmeye ve sanki özlem duyar gibi zirvelerinden uyuyan ormanı seyretmeye devam ediyordu. Yıldızlarla süslenmiş bu güzel gecede ise iki elf muhafızını ağırlayacaktı.

Elfler atlarını ağaca bağladıktan sonra genç olan elf muhafızı, Lunorin, hiç konuşmadan yol kenarına doğru yürüdü ve yolun kuzey kısmını gözetlemeye koyuldu. Bu sırada daha yaşlı olan Glowen, atının eyerine bağlı olan ceylan derisinden yapılma çantasını karıştırmakla meşguldü. Bunu yaparken bir an Lunorin ile göz göze geldiler ve ikisi de hızlıca bakışlarını başka yöne çevirdi. Glowen, çantayı biraz daha karıştırdıktan sonra rulo halinde sarılmış ve üzerinde Vyleath şehir yönetiminin mührü bulunan parşömeni aldı, hızlıca kemerine iliştirdi.

“Bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?” diye sordu Lunorin Elathii lisanında. Genç elf her ne kadar gergin olsa da eğitim aldığı akademi ve içinde bulunduğu kültür, üstüne “siz” olarak hitap etmesini gerektiriyordu.

Glowen genç elfe doğru yaklaştı ve yüzüne şaşırmış bir ifade takınmaya çalışarak sordu:

“Bunu derken Lunorin?”

“Efendi Glowen” dedi Lunorin biraz yüksek ama saygılı bir tonda, “Neyi kastettiğimi gayet iyi biliyorsunuz. Sizinle pek çok kez yolculuk yaptık, uzun sohbetler ettik. Beni sizin öğrencinizim. Ancak bu sefer yol boyunca ağzınızı bıçak açmadı. Siz de yanlış bir şey yaptığımızın farkındasınız aslında.”

Glowen, genç elf muhafızını başını öne eğerek dinliyor yüzüne bakmıyordu, belki de bakmak istemiyordu. Zira genç elfin söylediklerinde doğruluk payı vardı.

Bir hafta öncesi bir gece vakti, Glowen’i Vyleath yönetiminde yer alan ailelerden birinin büyük oğlu, Landir Mithendar, çağırmış ve ona Thand’da ki bir tüccara iletilmek üzere bir not vermişti. Tam bir emir ve kanun adamı olan Glowen ise yıllardır yaptığı gibi sorgusuz sualsiz notu almış ve Lunorin’i de yanına alarak hemen yola koyulmuştu. Aslında Glowen, şehir dışına resmi mühürle gönderilecek her bir notun, yönetim tarafından kontrol edilmesi ve kayda alınması gerektiğini biliyordu ancak Landir, mevkisinin verdiği gücü kullanarak bu kontrolü es geçmesi için onu özellikle tembihlemiş ve notu Thand’a değil Ninar’ın on dokuzu gecesi Hecil’e gelecek olan birine vermesini gizlice emretmişti.

“Yanlış bir şey yaptığımızın ben de farkındayım Lunorin ama….. biliyorsun işte, o bir Mithendar soylusu” diyerek söze başladı Glowen. Konuşmasına devam ederken sinirlendiği sertleşen ve gittikçe yükselen ses tonundan kolaylıkla anlaşılıyordu “….ve inan bana, o aşağılık ve şımarık herife hizmet etmek benim de guruma dokunuyor. Nasıl oluyor da böyle birine yönetimde yetki verilir hala anlayamıyorum. Kardeşini öldürmekle suçlanmış birine nasıl bu yetki verilir ANLAMIYORUM!!”

Lunorin, tecrübeli muhafızın hiç bu kadar sinirlendiğine şahit olmamıştı. Onu sakinleştirmek için elini omzuna atmak istedi ancak Glowen buna engel oldu. “….ve sen bana tutmuş bu emre karşı gelmemi bekliyorsun, öyle mi? Karşı geldiğimde neler olacağını hiç düşündün mü peki?...... He?. Düşünmedin tabi.”

Glowen acı bir biçimde gülümseyerek başını salladı ve bir süre sessizce yere bakar vaziyette bekledi. Lunorin ise şu an konuşmanın hem kendisine hem de Glowen’e pek faydası olmayacağını bilerek sessizliğe eşlik etti. Muhafız lideri, bir dakika boyunca başını kaldırmadı, sakinleşmeye çalışıyordu. Sonrasında Lunorin’e döndü ve genç elfin gözlerine baktı. Gözleri buğulanmıştı.

“Lunorin…… Ben….. uzun yıllardır Vyleath şehrinden başka yerlere haber taşıyorum, biliyorsun. Bu ormandan görevim gereği ayrıldığım her gece, eşimi ve çocuklarımı arkamda yalnız bırakıyorum. Bazen haftalar, bazen de aylar boyunca. Ben basit ve sıradan bir muhafızım ya da haberci. Şimdi ben bu aşağılık herifin dediklerini yapmazsam, elini kendi kardeşinin kanına bulamış biri sence benim aileme, çocuklarıma neler yapar?”

Lunorin bakışlarını yere çevirdi. Efendisine hak veriyordu lakin yine de bu problemin bir çözüm yolu olması gerektiğini düşünüyordu. Tam söz alacaktı ki Glowen tekrar konuşmaya başladı. Ses tonu ağırlaşmıştı.

“Evet, bu notta hiç de iyi şeyler yazmıyor, adım gibi biliyorum. Ve ben…… ben bunu söylemekten gerçekten utanıyorum ama eğer biri ya da birilerinin ölmesi gerekiyorsa, bu kişi ya da kişiler benim ailem olmasın…”

Glowen tam cümlesini bitirdiği sırada ilerdeki çalılıklarda gözüne bir siluet ilişti. Kendini saklama gereği duymayan bu kişi, yavaş adımlarla çınar ağacına doğru yaklaşıyordu. Glowen’in dikkat kesildiğini gören Lunorin de aynı yöne doğru birkaç adım attı ve omzunun üzerinden,

“Bu o mu?” diye sordu.

“Evet, o” dedi Glowen ve Lunorin’in yanına gelerek notu çıkardı, “Lunorin! tek kelime dahi etmeni istemiyorum, anlaşıldı mı? Nefretini, öfkeni gizli tut ve arkamda bekle. Notu veriyoruz ve buradan ayrılıyoruz.”
Glowen bunları söylerken bir emir edasıyla ve ciddi bir ses tonuyla söylemiş, Lunorin ise artık bu konunun tartışmaya açık olmadığını anlamıştı.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Siyahlara bürünmüş yabancı, elf muhafızından aldığı notu açtı ve okumaya başladı. Glowen yabancının birkaç adım karşısında beklerken Lunorin de atları çözmüş, efendisine doğru yaklaşıyordu. Adam notu okurken yüzünde sinir edici bir gülümseme belirdi. Glowen bu gülüşten nefret ediyor hatta tiksiniyordu ancak yüzünde bu duyguların hiçbirinden eser yoktu. Zira tek istediği evine, ailesine dönmek ve Landir Mithendar’un kiralık katil olarak kullandığı bu pis herifi daha fazla görmemekti.

Yabancı notu okumayı bitirmiş ve elfler de atlarına binmişlerdi.

“İyi yolculuklar bayım” dedi Glowen ve ikisi de atlarını güney yoluna çevirip yola koyuldular. Daha birkaç adım atmışlardı ki, yabancı arkalarından seslendi.

“Heeeey!”

Elfler atlarını tekrar geri döndürdüler ve bir açıklama beklercesine baktılar. Yabancı ağzında duran ve az önce yaktığı sigarasını eline aldı. Başının üzerinde havaya kaldırıp yere bıraktıktan sonra sağ ayağıyla birkaç kez ezerek söndürdü. Sonrasında ellerini iki yana açıp yüksek sesle,

“Nereye? İşimiz henüz bitmedi ki” diye seslendi.

Glowen eski bir askerdi ve adamın hareketlerindeki bu garipliği hemen anlamıştı. Birilerine işaret vermişti.

“Sür Lunorin!” diyerek bağırdı Glowen. Atını güneye çevirmek için hamle yaptı ancak çalıların arasında ki bir düzine arbeletin tetiğine basılmış, oklar çoktan hedeflerine ulaşmak üzere ıslık çalarak yola çıkmıştı. Lunorin ise henüz ne olduğunu idrak edemeden sırtına, karnına ve ensesine üç ok saplandı. Genç elf, şok olmuş bir vaziyette elini boynundaki oka uzatırken atın dizginlerini bıraktı. Ancak arbaletler durmuyor, sağanak halinde ok yağdırmaya devam ediyordu. Lunorin’in atı da isabet alınca birden şahlanıp genç muhafızı yere düşürdü ve sonrasında delice koşmaya başladı. Arbaletler ve onları tutan zalim eller işlerini şansa bırakmayıp yerde hareketsiz yatan genç elfe bir ok serisi daha gönderdiler. Lunorin’in delik deşik olmuş bedeninden akan kanlar, etrafında koyu kırmızı bir birikinti oluşturmuştu.
Glowen de bu ok yağmurundan kaçmayı başaramamıştı -ki zaten imkânsızdı. Lunorin kadar o da isabet almasına rağmen atını güney yoluna doğru sürmeyi başarmış ancak birkaç saniye sonra attan düşmüştü. Yabancının yüzünde ki sırıtış bu sahneden sonra biraz daha genişlemişti. Tekrar bir sigara daha yaktı ve Glowen’e doğru yürümeye başladı. Lunorin’in cansız bedenin yanından geçerek Glowen’e yaklaştı. Elf muhafızı sırt üstü yatmış, gökyüzüne bakıyor ve sayılı kalan nefeslerini tüketiyordu. Bu sırada, gizlenen katiller çalıların arasından çıkmış, liderlerinin etrafında toplanmaya başlamışlardı. Yabancı ince kılıcını kınından çıkarıp Glowen’in boynuna dayadı ve muhafızın gözlerine baktı.

“Bi de benim vicdansız olduğumu söylerlersiniz” diyerek gülümsedi. “Yooo. Asıl vicdansız olan kişi, bu notu sana veren efendin.” dedi ve notu Glowen’in gözlerine doğru uzattı.

“Bak ne yazıyor burada. -Notu getirenlerin de işini bitir- Kendi ölüm emrini sana ellerinle taşıtmış, seni beyinsiz budala” dedi ve yüksek sesle kahkaha attıktan sonra kılıcı elfin boğazına saplayarak hayatına son verdi.

“Atları getirin. Thand’a doğru gidiyoruz. Henüz işimiz bitmedi”

Yabancı kâğıdı uzattığında, Glowen’in gözleri kapanmadan önce yazı içerisinde başka bir isim daha yakalamıştı.

 “Vanelor”
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth