Gönderen Konu: Oyun Akışı  (Okunma sayısı 10629 defa)

Iraneth

  • Planewalker
  • - 2 -
  • İleti: 30
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #120 : Ağu 25, 2018, 15:45:50 »
Sütunun arkasındayken, muhafızı nasıl öldürebileceğime dair kafamda planlar yapıyorum. Sesleri dinliyorum. Yaşanacak sahneleri teker teker kafamda tekrarlıyorum. Avluyu gözümün önüne getiriyorum. Çünkü en ufak bir hata aleyhimize sonuçlar çıkarır. Sonrasında da kafamı Inilius'un olduğu yere doğru çeviriyorum. Büyü ile yolladığı taşın isabet ettiğini görüyorum. Yaralanmıştı muhafız, bu keyfimi yerine getirmişti fakat aşağıya düşürmeyi başaramamıştık. Onu indirmemizin bir yolu olmalıydı.

Yüksekte olduğu için yapacak pek bir şeyim yoktu. Bacağımda asılı olan bıçağımı alıyorum. Avludan kafamı çıkarıp tekrar nerede olduğunu tespit ettikten sonra saklandığım yerden çıkıp onu net görebildiğim bir yerden bıçağı fırlatıyorum. Umarım bu onun düşmesi için yeterli olacaktır. Sonra tekrar sütunun arkasına geçip siper alıyorum.

Bu bekleyiş sırasında çok ufak bir esinti gelip geçiyor. Sanırım Doderic buralarda. Hamlesini yapmak için doğru zamanı bekliyor. Bu da beni rahatlatıyor. Gülümseyip beklemeye devam ediyorum.

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 114
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #121 : Ağu 25, 2018, 21:49:24 »
Göğsünün tam ortasına gelen taş Inilius'un dengesini kaybetmesine ve bir kaç adım geriye sendelemesine neden oldu. Ancak yarı-elf bu sefer ayakta kalmayı başardı. Acı vücudunda dalgalar halinde yayılmaya başlamıştı ancak acıyı bastırmakla vakit kaybetmemesi gerektiğinin farkındaydı. Bir önceki hamlesinde suikastçıyı sütunun üzerinden düşüremediği ve neredeyse göğüs kafesini kıracak bir darbe aldığı için öfkeden köpürüyordu.

Yerden bir taş daha aldı ve sağ elini taşın üzerinde gezdirerek Movis tılsımı ile taşı rünledi. Bu sefer çok dikkatliydi ve tam konsantre olmuştu. Tam bu sırada gözüne dostu Merl ilişti. Cücenin sütunun arkasından hamle yapmak için çıktığını gördü ve bunu bir fırsat bilip elindeki taşı sütunun üzerine tünemiş suikastçıya doğru fırlattı. (Inilius’un Ezici Taşı, Bonus -İrade Havuzu-)

Taş hedefine ulaşmak üzere parıltılı bir şekilde hava süzüldü ve kısa bir süreliğine geçtiği güzergahı aydınlattı. Ancak Inilius taşın hedefe ulaşmasını beklemeden kendi etrafında dönerek hemen yanında duran sütunun arkasına geçti ve sırtını sütuna dayadı. Zira göğsüne bir taş daha yemek istemiyordu.

Kulakları bir elf kadar keskin değildi ancak yine de gözlerini kapatıp taşın hedefi vurup vurmadığını dinlemeye koyuldu.
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #122 : Ağu 26, 2018, 18:39:23 »
Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Yıkık Avlu, 19:12

Merl, bir gün önce ebediyete uğurlamış olduğu eski dostu Rolandus'un bıçağını hızla çekerek düşmana doğru fırlattı. Bıçak suikastçının omuzluğuna saplandı. Adam bıçağın ivmesinden dolayı hafif bir sarsıntı geçirmiş ama canının yandığına dair hiçbir belirti göstermemişti.

Shadaari muhafızlarının iyi zırhlar giydikleri bilinen bir gerçekti.

Ama Inilius henüz hamlesini yapmamıştı. Az önce aldığı gülle darbesine rağmen hâlâ ayaktaydı yarı-elf. Göğüs kafesindeki keskin acı onu yere yığılmaya ve bağırarak kıvranmaya zorluyordu, ama iradesi buna karşı koydu. Büyücü sessizce harekete geçti. Karanlığı tarayan elleri yeni bir kaya parçasıyla buluştu. Birazdan Movis ile ölümcül bir hız kazanacak, tehlikeli olmaya başlayan bu mücadeleyi sona erdirecekti. Yarı-elf buna inanmıştı. Korkmuyordu.

Jadr-Er-Kagan'ın ucundaki kızıl-yeşil küre parıldadı. Avlunun taşları üzerine bir an için rengarenk huzmeler düştü. Kaya parçası büyücünün elinden fırladı, karanlıkta gözden hızlı yol aldı ve düşmana bir yıldırım gibi çarptı.

Inilius Shadaari suikastçısını tam başından vurdu.

Suikastçı, tepesinde durduğu sütunun arka tarafına düşerken akşamın gölgelerine karıştı. Kısa, boğuk bir çarpma sesi ve bir-iki pıtırtı duyuldu. Sonra tüm sesler kesildi.

Başına böyle sert bir darbe alan ve o yükseklikten yere çakılan bir kişinin fazla şansı olmazdı. Olmamalıydı.

Yoldaşlar ihtiyatlı hareket ettiler. Inilius derin bir nefes aldı ve kıvrak bir hareketle yer değiştirdi. Böylece taştan sütunu görüş hattından çıkarmayı ve saldırganın bedenini görebilmeyi umuyordu.

Bunu yaptığı anda, sol tarafını kaplayan yıkıntılar ve karanlıklar silsilesinin içinde bir hareket algıladı. Tüyleri diken oldu. Tüm savunma içgüdüleri harekete geçti. Ama bu his fazla sürmedi. Gölgelerden göz kırpan yeşil gözleri hemen tanıdı yarı-elf.

Doderic'ti bu. Bir terslik olduğunun farkına varmış, soluğu hemen burada almıştı. İki yoldaş başlarını sallayarak birbirlerini selamladı.

Sonra her ikisi de, bir süredir tuhaf tuhaf güneye doğru bakmakta olan Merl'e katılarak gözlerini o tarafa çevirdi.

Başı, kolları ve bacakları olan kara bir figür... Az önce üstünde durduğu sütunun tam arkasında, kıpırtısızca yatıyordu. Boynu -veya bir yerleri- kırılmış gibi biçimsiz ve garip görünüyordu.

Ama tek gariplik bu değildi. Suikastçı, onu az önce başından vurmuş olan taşın etkisiyle arkaya savrulmuş, onu düşüren şey de zaten bu olmuştu. Adamın cesediyle sütunun arasında en azından birkaç metre olması gerekirdi. Nasıl olur da sütunun yanıbaşında olabilirdi?
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

ZulkhiR

  • Planewalker
  • - 8 -
  • İleti: 194
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #123 : Ağu 26, 2018, 20:50:18 »
Tepeden aşağıya inip yerimi aldığımda çarpışma devam etmekteydi. Önce bir bıçak, sonra da parıl parıl parlayan bir taş yükseldi tepeye. Ve taş, Shaadari'yi kafasından vurup aşağıya attı. Sonunda onu düşürmüştük.

Bulunduğum yerden hemen fırlayıp, onun tepesine binmek için hareketlendim. Ölmüş olmalıydı, lâkin emin olmam gerekiyordu. Shaadari'ler hafife alınacak kimseler değillerdi. İşimi garantiye almak için kontrol etmem gerekliydi. Eğer ölmemişse hançerimi boğazına geçirip işini bitirecektim.
The Professional
Doderic Cotton

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #124 : Ağu 27, 2018, 11:00:37 »
Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Yıkık Avlu, 19:12

Doderic Shadaari suikastçısının iki büklüm olmuş cansız bedenini gördüğünde hiç düşünmeden ona doğru koştu. Bu bir fırsattı. Heyecan mı, korku mu olduğunu bilemediği bir duygu seline kapılmıştı buçukluk. Düşmana yaklaştğında kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu adam yerden kalkmamalıydı. Yeni bir numara yapmaya kalkışmamalıydı. Eğer Doderic şu hayatta biraz olsun huzur bulmak istiyorsa, bundan emin olması gerekiyordu.

Ama düşman numarasını çoktan yapmıştı.

Bir eliyle hançerinin kabzasını sıkı sıkı tutan Doderic yavaşça eğildi ve diğer elini suikastçının bedenini yoklamak için öne uzattı. Bunu yaptığında afalladı. Çünkü eli "suikastçının" içine girmiş, herhangi bir şeye dokunmadan kaybolmuştu. Gözleri adamı görüyordu, ama eli onu hissetmiyordu.

Bir illüzyondu bu. Lanet bir aldatmacaydı. Doderic gerçek tehdide sırtını dönmüş olduğunu anladığında, kendini savunmak artık çok geçti.

Bir Shadaari suikastçısına sırtını dönmüştü. Ve bunun anlamını Escova'da herkes bilirdi.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

ZulkhiR

  • Planewalker
  • - 8 -
  • İleti: 194
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #125 : Ağu 27, 2018, 11:48:58 »
Shaadari'nin başına varıp elimi attığımda, bunun bir illüzyon numarası olduğunu anlamıştım. Ah Doderic ah! Huzursuzluğuna yenik düşüp bu hatayı nasıl yaparsın? Bu numarayı nasıl yersin? Şimdi sonuçlarına katlanırsın bunun. Hayatının hatasını hayatınla ödeyebilirsin.

Diğer arkadaşlarımı uyarmak için bağırıyorum: ''Aldatmaca! Pusuya düştük! Kendinizi kollayın''. Bunu dedikten sonra dikkat kesilip kendimi savunmaya alıyorum.
The Professional
Doderic Cotton

Iraneth

  • Planewalker
  • - 2 -
  • İleti: 30
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #126 : Ağu 28, 2018, 17:37:53 »
Inilius'un yaptığı son güçlü hamleden sonra muhafızı yerinden etmiştik. Artık istediğim yerde, omuz omuza dövüşme fırsatımız olacaktı. O sırada gölgelerin arasından göz kırpan Doderic'i gördüm. Ve gözlerinin içindeki öfkeyi... Nasıl öldüreceğini çoktan tasarlamış bir şekilde duruyordu.

Doderic saklandığı yerden ayrılıp muhafızın oraya gittiği sırada, ben de siper aldığım yerden çıkmış, oradan gelecek güzel haberi bekliyordum.

Doderic muhafızın yanına yaklaştıktan biraz sonra şaşkın bir şekilde arkasına baktı. O anda durumu anlamıştım. O ölmemişti. Bir şeyler ters gidiyordu.

Baltamın kabzasını sıkı bir şekilde tuttum, bulunduğum yerden tetikte çıktım ve muhafızı aramaya koyuldum. Tabii ki bu sırada kulaklarım da yoldaşlarımdaydı.

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 114
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #127 : Ağu 29, 2018, 00:06:20 »
Avluda derin bir sessizlik hakimdi. Inilius'un yüzünde ise kısa süreliğine hafif bir tebessüm belirdi çünkü Shadaari muhafızını nihayet tünediği sütundan aşağı düşürmeyi başarabilmişti. Bunu gören Doderic hızlı ancak bir o kadar sessiz adımlarla suikastçının düştüğü bölgeye doğru gitti. Küçük adamın işini şansa bırakmayacağını gayet iyi biliyordu. Doderic'in bu temkinli ve ihtiyatlı davranışı Inilius'u da etkilemişti. Yarı-elf bir an için rahatlamıştı ancak sonrasında tekrar dikkatini toparladı.

Her ihtimale karşı yerden bir taş daha aldı ve Movis ile rünledi. Taşın üzerindeki rünün yaydığı cılız ışık eşliğinde küçük dostunun peşinden gitti.  Hava karanlıktı ve yarı-elf Doderic'i çoktan gözden kaybetmişti.

Tam bu sırada küçük dostunun bağırdığını işitti ve iç güdüsel olarak "Doderic!" diye bağırarak o yöne doğru fırladı. Doderic ise çömelmiş bir vaziyette yere bakıyordu. Bir şeylerin ters gittiğini anlayan Inilius, elindeki taşı iki eliyle sıkıca kavradı ve göğüs hizasında tutarak karanlıkların içerisine göz gezdirdi. Düşmanının nerede olduğunu göremediği için sürekli sağa sola dönüyor, kararsız gibi gözüküyordu. Ancak büyücü hazırdı. Orada, karanlıkların içerisinde gizlenen düşmanını beklemeye koyuldu...
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #128 : Ağu 29, 2018, 18:29:24 »
Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Yıkık Avlu, 19:13

Suikastçı, avlunun güney kısmındaki kalıntıların ardındaki gölgelere sığınmıştı. Oradaki zifiri karanlık duvarlardan birine yaslanmış, hiç kıpırdamadan bekliyordu. Bir yandan başındaki acıyı yok saymaya çalışıyor, bir yandan suçlularla az önceki çarpışmasını kafasında değerlendiriyor, bir yandan da taş avlunun orta kısımlarına doğru dikkatle bakıyordu.

Koyu renkli yeni damlalar kaşının üzerinden aşağı, kana bulanmış yüzüne aktı. Şimdi dikkat etmek gerekiyordu. Rezil Doderic'in korumalarından uzun boylu olanının bazı marifetlere sahip olduğu belliydi. Adam taş atıyordu, ama bunu olağanüstü bir hızla ve güçle yapıyordu. Bu yüzden gelen taşlara karşı kendini savunamamış, son seferde başından vurulup yere çakılmıştı. Eğer acı ve mahrumiyet üzerine sert disiplinler almış olmasaydı, bedeni o anda mücadeleden vazgeçebilir, travmanın etkisine teslim olabilirdi. Ama ona, bir Shadaari'nin bir-iki darbeyle durdurulamayacağı öğretilmişti.

Suikastçı yaslandığı duvarın soğukluğunu sırtında hissetti. Alnındaki acı git gide azalıyor, bilinci yeniden odaklanmaya başlıyordu.

Gözleri, avlunun orta yerinde ilerleyen Doderic'i yakaladı. Demek hainin ortaya çıkması için böyle bir tuzak, onun iştahını kabartacak bir yem gerekiyordu. Kısa bacaklarıyla nasıl da hızlı hızlı geliyordu... Gelsindi. Onun ayak altında dolaşmaması, uğursuzluk getirmemesi en iyisiydi.

Suikastçının hafif adımları duvarın diğer köşesine kaydı. Bakışları yön değiştirdi. Artık Doderic'le değil, avlunun diğer tarafındaki sivri kulaklı düşmanla ilgileniyordu.

Düşündü... Sinsi sıçrayışını yapmadan yalnızca iki saniye önce iyice odaklandı ve yapacağı yeni suikast girişimini zihninde iyice talim etti. Önce büyücüyü hızlı bir hareketle ortadan kaldırdı. Mide bulandıran yarı-elfin karşı koymak şöyle dursun, gelen hamleyi görme şansı bile olmamıştı. Sonra da diğer düşmanla, yani kızıl sakallı cüce yarmasıyla yüzleşti. Cücenin iğrenç kokusuna rağmen dikkati dağılmadı ve onun işini de tek bir kılıç hamlesiyle bitirdi.

Doderic... onu zaten dengi olarak bile görmüyordu. Doderic bir buçukluktu. Doğuştan kaybetmişti. O, kontrol edilmesi ve kaçtığında yakalanması gereken bir kedi veya köpekten farksızdı. Önemsiz bir detaydan ibaretti. Böyle bir yaratık nasıl olur da bir Assarin'in dengi olabilirdi?

Eldivenli elleri Vard-Un-Adrhan'ı kavradı. Suikastçı nefesini tuttu, gözlerini hedefine kilitledi ve saldırıya geçti.

* * *

Inilius onu göz ucuyla görmüştü. Bir taş yığınının ardındaki kara gölgelerden sinsice bakan, sivri hatlı o zalim yüzü...

Yarı-elf dikkatini Doderic'ten ayırmadı. Katile onu gördüğünü kesinlikle belli etmemesi gerekiyordu. Düşmanın hamlesinin bir nebze de olsa öngörülebilir olabilmesi için, onu stratejisini değiştirmeye itecek hiçbir harekette bulunmamalıydı. Soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Eğer başarabilirse yoldaşları biraz olsun güvende olacaktı.

Çünkü Inilius, katilin yeni hedefinin kendisi olduğunu anlamıştı. Ve bunu bozmaya da niyeti yoktu.

Birkaç saniye önce, ölümün sınırına doğru koşturmuş olan küçük dostu için ölesiye korkmuştu büyücü. Aslında, Shadaari suikastçısı ortaya çıktığından beri korkudan ölüp ölüp diriliyor, geçmişteki benzer bir sahneyi kendine anımsatıp duruyordu. Korkuyla ve kederle dolu o olayı... Eğer ikinci bir başarısızlık olursa, ikinci bir yoldaş daha yitip giderse... Dünya ayaklarının altından kayıp gitmez miydi? Ona bahşedilmiş bu uzun yaşam bir lanete, uçsuz bucaksız bir keder denizine dönüşmez miydi?

Bu acıyı ve pişmanlığı tekrar yaşayacağına ölürdü daha iyi. Doderic'i de, Merl'ü de tehlikeye atmayacaktı. Dudakları Movis'i fısıldadı, narin parmakları elindeki kaya parçasını sıkıca kavradı ve büyücü, ölümcül darbesini vurmak için karanlıktan fırlamış olan figüre doğru ani bir hareketle döndü.

Yıldırım hızıyla fırlayan taş, ardında parıltılar bırakarak havayı yardı. Ve Shadaari suikastçısının kafasını parçaladı.

Kısa bir sessizlik anının ardından, üç yoldaş da artık emin olmuştu. Suikastçıdan kurtulmuşlardı.

Üstlerine çöken bu lanet de böylece son bulmuş oluyordu. Haftalardır peşlerinde dolaşan sessiz kılıç artık ölüp gitmişti. Riag Dağı'nda Meclis'in kanı dökülmüş, Escova'nın zorbaları fedailerinden birini daha kaybetmişti.

Doderic zaman geçtikçe gevşemeye ve artık rahat bir biçimde uyuyabilmeye başlayacaktı şüphesiz. Ama katilin o sert ve benzersiz yüz hatlarını gördüğünde, kendini tuhaf ve kafa karıştırıcı bir başka gerçeğin gölgesinde bulacaktı.

Bu adam Karea'lı olamazdı. Saren'lilerin tipik ırksal özelliklerine ve yüz biçimine sahipti. Doderic'in böyle bir konuda yanılma şansı yoktu. Suikastçı kesinlikle bir Assarin'di.

Bu gerçek Doderic'te içgüdüsel bir rahatsızlığa sebep olmuştu, ama bunun nedenini düşünecek durumda değildi buçukluk. Bunu da -tıpkı huzursuzluğu gibi- zamanla hazmedecek, Kubbe'de ne dolapların döndüğüne zamanla vakıf olacaktı.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 114
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #129 : Eyl 01, 2018, 02:13:14 »
Suikastçı karanlıkların arasından fırladığı sırada Inilius da elinde sıkıca tuttuğu taşı fırlattı ve Shadaari muhafızının kafasını parçaladı. Ancak bu çarpışma o kadar yakın olmuştu ki, Inilius’un suratı ve kıyafetleri kan içerisinde kalmıştı. Sıçrayan kanın ve vücudundaki adrenalinin etkisiyle yarı-elf gözlerini kapatmış, açtığında ise suikastçının yerde cansız bir şekilde yattığını -nihayet- görmüştü. Yoldaşlar gecenin karanlığında tüm güçleriyle mücadele etmiş ve Shadaari muhafızına minik dostlarını teslim etmemişlerdi.

Inilius ve dostları yerdeki cansız bedenin başında toplandılar. Yarı-elf önce Doderic’e yaklaştı ve iyi olup olmadığı sordu. Küçük dostları sağlamdı, yara almamıştı. Sonrasında ayağa kalkıp cüceye baktı ve elini omzuna attı. İlk önce karanlıktan dolayı pek fark edemedi ancak biraz eğilerek ışık almak için açısını değiştirdiğinde Merl’ün başından akan kanı fark edip irkildi.

Inilius yüzünü buruşturarak “Yaralanmışsın…….” dedikten sonra cüceye yaklaşıp yaraya daha yakından baktı. Saçlarını yavaşça aralayıp “….hmmm pek iyi durmuyor.” dedi. Ancak Merl hiç de yaralı gibi durmuyordu. Sanki kafasından akan kan değil de suymuş gibi gayet rahattı ve “Kafamda bir şey mi var?” der gibi şaşkınlıkla Inilius’a bakıyordu. Büyücü, cücenin bu rahatlığı karşısında kısa bir süre afalladı ve sonrasında kendine geldi. Onun bir demir duvar cücesi olduğunu nasıl unutabilirdi? Yaraya müdahale etmesi, kan kaybını durdurması gerekiyordu. Aksi takdirde -cüce her ne kadar farkında olmasa da- birkaç saat içinde kan kaybından bayılmaktan daha tehlikeli bir duruma düşebilirdi. Ancak şu an bunu yapacak yeterli ekipman, yeterli ışık ve yetenekli bir hekim maalesef yoktu. Anlaşılan yarı-elfin başka bir yol denemesi gerekecekti.

Inilius elini geri çekti ve uçları kanlı olan parmaklarını cüceye gösterdi, “Dostum. Başından yara almışsın ve hemen müdahale etmemiz gerekli, tamam? Elimden geleni yapacağım, bana güven. Umarım işe yarar…” dedikten sonra hafifçe gülümseyip göz kırptı. Sağ elini, pek de kaldırmaya gerek duymadan, cücenin yarasının üzerine koydu ve sol eliyle sağ elinin bileğini kavradı. Gözlerini kapayıp konsantre oldu.

Bu sırada suikastçının zırhını çıkarmakla meşgul olan Doderic durmuş, şaşkın bir biçimde Inilius’un ne yaptığına anlam vermeye çalışıyordu. Eğer Inilius, ölü birini yağmalayan bir buçukluğun dahi dikkatini dağıtabildiğini görseydi, sanatının ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anlayacaktı.

“Vitae” dedi genç büyücü ve cücenin başına koyduğu sağ elinin avuç içinde yeşil bir ışık huzmesi belirdi. Bu ışıkla parlayan yara sanki zamanda geri gidiyormuş gibi hızla kapandı, acısı ve ağrısı da saniyeler içinde son buldu. Yaradan geriye yalnızca dikkatli gözlerin görebileceği küçük bir iz kalmıştı.

Merl ve Inilius, Doderic’e yardım etmeye koyuldular ve işlerine yarayan ne varsa alıp aralarında paylaştılar. Her biri kimin neye ihtiyacı olduğunu az çok tahmin edebilir hâle gelmişti. Bu da onların, bu kısa sürede ne kadar iyi anlaşabildiğinin bir göstergesiydi. Oldukça yüksek, soğuk ve karanlık bir tepedeydiler ancak bu sıcak dostluk ortamı, kısa bir süreliğine olsa da Inilius’a tüm dertlerini unutturmaya yetmişti.

Inilius eliyle sağ taraftaki yolu işaret etti. Ancak bunu yaparken göğsündeki yara kendini hatırlattı ve yarı-elf yüzünü buruşturdu. Kısa bir süre acının geçmesini bekledikten sonra dostlarına dönüp seslendi.

“Ben sağ taraftaki yoldan gidelim derim. Burada açıkta beklememiz pek güvenli değil arkadaşlar. Günlerdir soğuktan doğru düzgün dinlenemedik ve şu suikastçı da bizi epey yordu. Yol doğuya doğru kıvrılıyor. Merl! Şu bahsettiğin ambarlardan bir tanesi harabelerin doğusunda kalıyor demiştin dimi? Eğer o ambarı bulabilirsek rahatça dinlenir ve gücümüzü toplayıp yola devam edebiliriz. Ne dersiniz?”
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth

ZulkhiR

  • Planewalker
  • - 8 -
  • İleti: 194
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #130 : Eyl 03, 2018, 16:09:47 »
Inilius'un sertçe fırlattığı taş Shaadari'nin tam kafasına isabet edip onu yere serdi. O sahneyi gördüğüm anda içimden derin bir oh çekip, kısa bir süre olduğum yerde kaldım. Sonra dostlarıma baktım göz ucuyla. İkisi de bitkin ve yaralı görünüyorlardı.

Sonra ani bir refleksle Shaadari'nin başına koştum. Emin olmam gerekiyordu. Ölmüş müydü, yoksa yeni bir oyunun peşinde miydi?

Neyse ki bu sefer ölmüştü. Huzurum biraz olsun yerine geldi. Lâkin yüz hatlarına baktığımda, huzurum tam da yerine gelmedi. Yine de şu var: Şimdilik peşimizde birinin olmadığını bilmek biraz daha rahatlama sebebiydi.
Tabiatım gereği Shaadari'yi yağmalamaya başladım. Biliyorum ki bu meclis uşağının üzerinde işe yarar eşyalar vardı. Bunları yaparken olanları düşündüm.

Escova'dan bir kaçışla buralara kadar gelmiştim. Sebep Meclis'in pislikleriydi. Küçüklüğümüzden beri birçok işi birlikte başardığımız sevgili dostum Merric, onun denemek zorunda olduğu ama başaramadığı bir şeyi benden istemişti. İsteyen o olunca da değil Meclis'i, dünyayı karşıma alacağımı bilsem bir dakika düşünmeden elimden geleni yaparım. Nitekim yaptım da. Zaten Escova Meclis'ine zarar vermek için hiçbir fırsatı kaçırmayan ben, ayağıma gelen ve ucunda Merric olan bir işe hayır diyemezdim. Kaldı ki, eğer takımımda beni satanlar olmasaydı bu iş zevkli bile olabilirdi. Düşünsenize, Meclis'in çok değerli bir şeyini girilmesi imkansız kubbeden çıkaran ben, ve bunun kimin tarafından yapıldığının belli başlı kimseler haricinde bilinmemesi... Daha eğlenceli olurdu.

Olsun. Buralara kadar gelerek de iki yeni çok güzel dost edindim. Eğer başımdaki bu büyü belasını def edebilirsem, Meclis'le olan kavgam devam edecektir.

Bunları düşünüp Shaadari'yi soyarken, yanımda bir ışık huzmesi gözüme çarptı. Düşüncelerim dağıldı. Dönüp baktığımda, sivri kulaklı hokkabaz arkadaşımın koca adamın kafasını iyileştirmeye başladığını gördüm.

Bu huzur vericiydi.
The Professional
Doderic Cotton

Iraneth

  • Planewalker
  • - 2 -
  • İleti: 30
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #131 : Eyl 04, 2018, 11:12:43 »
Büyük uğraşlar sonucu, Inilius'un yaptığı son bir hamle ile Shaadari suikastçısını gecenin karanlığına gömmüştük. Yorgunduk. Bulunduğumuz yerden ölü bedene doğru ilerleyip, başında toplandık. Onu uzun uzun inceledik. Böyle bir suikastçının bizi neden takip ettiğine anlam verememiştim aslında. Ama bunu sormanın zamanı değildi.

Cesedin üzerinden işime yarayan şeyleri aldıktan sonra, kenardaki kayanın üzerine oturup biraz dinlenmek istedim. Mataramdan bir yudum su aldım. Gözlerim arada bulanıklaşıyordu. Etrafı izliyordum. Doderic büyük bir keyifle muhafızın üzerindeki zırhı çıkarmış, kendi üzerine giyip kemerlerini kendi cüssesine göre ayarlıyordu. Inilius o sırada yanıma geldi. Elini başıma koydu ve kanı gösterdi. Şaşırmıştım.

"Dostum, buna hemen müdahale etmemiz gerekli." dedi. Sonrasında, ucundan yeşil ışık huzmeleri çıkan parmaklarını yaranın olduğu yere koydu. O anda vücudumdaki bütün hücreler sanki bu yarayı kapatmak için çalışmaya başlamıştı. Çok enteresan bir histi. Bir süre sonra acıdan eser kalmamıştı. Elini tutup:

"Teşekkürler dostum. Fakat sen de yaralısın. Sana da müdahale etmek zorundayız. Biraz bekle."

Çantamdaki parçalanmış deri zırhlardan birini çıkardım. Onu Inilius'un göğüs kafesini saracak şekilde kestim.

"Bunu bir yerde mola verene kadar üzerinden çıkarma. Bu ağrılarını biraz olsun hafifletecektir."

Buradaki işimizi bitirdikten sonra avlunun ortasında toplandık. Inilius bana doğru seslenip harabelerin doğusunda olması gereken ambar kapağına doğru gitmemizin iyi olacağını söyledi. Mantıklıydı, çünkü orası rüzgâr da almıyordu ve bu da dinlenmek için iyi bir şeydi. Ona başımla onay verdim.

''Tamam dostum. Bence de gidebiliriz. Vakit kaybetmeye gerek yok. Ne dersin Doderic?''

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #132 : Eyl 06, 2018, 14:37:46 »

Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Yıkık Avlu, 19:20 (Ambiyans)

Güneşin son ışıkları da Riag Dağı'nın batısına dizilmiş zirveler tarafından yutuluvermişti. Gecenin egemenliği böylece başlıyordu. Yüksek patikalarda karanlık hüküm sürecekti.

Yoldaşların Shadaari suikastçısının üzerinde olan tüm malzemelere ihtiyacı vardı. Doderic'in hızlı parmakları Saren'linin ceplerinde ve orasında-burasında gezinmeye başlamıştı bile. Bu sırada adamın başının alt kısmında, ayın parıltısını yansıtan kara bir birikinti büyüyordu. Bu ürpertici bir görüntüydü. Ama gecenin karartıp soldurduğu diğer her şey gibi, suikastçının cesedi de avluyu kuşatan gölgeler gibi alelade görünüyor ve en fazla onlar kadar korkutuyordu.

Biraz para, büyükçe bir meşin, mermiler, iyi bir kemer, yeşil taşlı bir yüzük, güçlendirici bir karışım, yiyecek, su... Bütün bunlar işe yarayacaktı şüphesiz. Ama suikastçının eşyaları arasında Doderic'i daha da keyiflendiren şeyler de vardı. Adamın ölürken elinden düşürdüğü, soğuk soğuk parlayan o uzun kılıç ve kara örtülerinin altına giydiği, gece kadar karanlık deri zırh gibi. Meclis'in gözlerini er ya da geç yine kendisine dikeceğini bilen Escova'lı buçukluk, böyle şeylere şimdi daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyordu. Kılıç önemli bir silaha benziyordu, eğer Doderic onu düzgün savurmayı öğrenebilirse bunu tüm yoldaşlar görecekti. Buçukluk talimlere bir an önce başlasa iyi ederdi.

Hızlı bir rüzgâr yüksek zirvelerden aşağıya, yoldaşların üzerine doğru esti. Kar zerrecikleri yüzlerinin açık olan yerlerinden içeriye akın etti. Yoldaşlar kendilerini korumaya çalışırken, rüzgârlarla gelen o melodik konuşma sesi yeniden duyuldu. Ses hâlâ kesik kesik geliyordu, ama yoldaşlar sesin ne anlattığını artık biliyorlardı.

Yabancılar! Yaklaşmakta olduğunuzu biliyorum. Eğer Riag Verhaal'e gitmeyi düşünüyorsanız, yolun kapalı olduğunu bilmelisiniz. Eğer geçmeye çalışırsanız dördünüz de ölürsünüz!

Shadaari muhafızı ölmüştü şüphesiz... Ama "dördünüz" vurgusunu yeniden duymak yoldaşların tüylerini diken diken etmişti. Yoldaşlar ölmemekte ısrar etmiş bir düşmanı yenmişlerdi, ölüsü bile korkunç olan bir düşmanı... Onun var olduğunu iddia eden bir sözcük elbette kafa karıştırır, elbette yüreklere korku salardı.

Hayır. O ölmüştü. Aynı söz öbeğini tekrar edip durmaya ayarlanmış bu büyüsel sese artık kulak asmamak gerekiyordu.

Yine de yoldaşlar, yıkık avludan ayrılırken suikastçının hareketsiz bedenine son bir kez bakmaktan kendilerini alıkoyamamışlardı. 

Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Israd Köprüsü Yolu, 19:50

Yarım ayın ve binlerce yıldızın altında, zirveleri kaplayan beyaz kar örtüleri mavimsi bir aydınlık saçıyordu. Yoldaşlar bir süre önce taş avludan ayrılmış, doğuya doğru hafifçe yükselen dağ yolunu tutmuşlardı. Önlerini yeterince görebildikleri için kendilerini şanslı saydılar, ama attıkları adımlara yine de dikkat ettiler. Inilius hastalığına ve göğsündeki ağrıya rağmen başı çekiyordu. Merl'ün hazırladığı deri bandajlar büyücünün yarasının vücut hareketlerinden dolayı bir büzülüp bir gerilmesini engelliyor, bu sayede kanamayı ve ağrıyı da önlüyordu. Şimdi sıcak bir barınağa ve dinlenmeye ihtiyaç duyuyordu yarı-elf. O anların yaklaştığını düşünmek yarı-elfin biraz olsun içini ısıtıyor, ona hâlâ güç veriyordu.

Bir süredir sessiz sedasız tırmanmakta olan Merl ise anayurduyla ilgili düşüncelere dalmıştı. Eğer şu anda Riag Dağı'na değil de Demirduvar Dağları'na tırmanıyor olsaydı, aşağı yukarı bu yükseklikte olması gereken Glansten'in muazzam hisarlarına ve kuzeye bakan eski kapısına ulaşmış olurdu. Atzel'in güneyindeki düzlüklerden Glansten'a kadar çıkan dağ yolu ne görkemliydi... Muhteşem bloklarla, sütunlarla ve kemerlerle örülmüş balkonları, köprüleri, tünelleri ve merdivenleri vardı. Sıkı bir tırmanış şeridiydi ve Glansten'ın girişine ulaşmak en azından iki gün sürüyordu. Ama o yollar buradaki gibi körpe değildi. Glansten yolcuları sıcak salonlardan, serin pınarlardan, izleme ve ziyaret noktalarından, en sağlam cüce birasını tadabileceğiniz dağ manzaralı taştan bir handan ve Eridin'e adanmış küçük bir sunaktan geçtikten sonra şehrin ana kapılarına ulaşırdı. Keşke Riag Dağı'nın yollarına da yeniden cüce eli değebilseydi. Buradaki Tarn adlı yerleşim nasıl da böyle harap olmuş, buradaki emeğe ne yazık olmuştu.

Tarn'ın birbirlerinden uzakta olan ve farklı yerlermiş gibi görünen pek çok tesisi vardı. Burada eski dönemlerde, bu tesisleri birbirine bağlayan düzgün yollar ve geçitler var olmuş olmalıydı. Bu yolların büyük bir bölümü doğal afetler sonucunda, arkalarında bir kalıntı bile bırakmadan çoktan yok olup gitmişti şüphesiz. Ama patikalarla ulaştıkları bazı küçük düzlüklerde ve dönemeçlerde Tarn'a ait kalıntıları hâlâ görüyordu kızıl sakallı savaşçı. Bu kadim cüce şehrinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını görmek onu her seferinde hayrete düşürüyordu.

Yoldaşlar Doderic'in saklanma noktasını geçtiler ve doğuya doğru tırmanan yolu izlemeye devam ettiler.

Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Israd Köprüsü Ayrımı, 20:30

Dağ yolu kuzeye doğru geniş bir açıyla dönmeye başladığında, yoldaşlar ilk defa kendilerini yıldızlara yaklaşıyormuş gibi hissettiler. Koyu renkli büyük kayalar dönemecin büyük bir bölümünü sağlı-sollu kapatmıştı. Gökyüzündeki minik parıltılardan başka görülecek bir manzara yoktu.

Yoldaşlar dönüşü almaya henüz yeni başlamışlardı ki, sağ taraftaki kayalık hattın ilerisinde, yola doğru bir adım öne çıkmış gibi görünen büyük ve biçimlendirilmiş bir dikilitaş gördüler. Diğer kayaların arasından gökyüzüne ulaşmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Biraz yamuktu, sanki bir güç tarafından itilmiş ama düşmemekte direniyormuş gibi bir hâli vardı.

Yoldaşlar biraz daha yaklaştılar.

Bir kitabeye benziyordu bu. Taştan gövdesinde oyularak çizilmiş bazı işaretler ve eski, yıpranmış yazılar bulunuyordu. Yoldaşlar bu tuhaf simgelere ve tanımadıkları harflere bir süre öylece baktılar. Ama görmek oldukça zordu. Gecenin karanlığı simsiyah bir perde gibi aralarına giriyordu.

Merl biraz öne çıktı ve dikilitaşın yanıbaşına kadar geldi. Gözlerini iyice odaklayıp bir süre inceledi, sonra doğru görüp görmediğinden emin olmak için ellerini oyma yazılar üzerinde gezdirdi. Tam da beklediği gibi, buradaki tüm yazılar cüce alfabesiyle yazılmıştı. Merl yazılanların çoğunu anlamıyordu, ama bazı kelimeler Demirduvar lisanının eski bir biçimine ait olmalıydı (Gladhorin).

Harflere en az cüce kadar meraklı gözlerle bakmakta olan Doderic, bunun bir kitabe değil, yön levhası görevi gören bir taş olması gerektiğini açıkladı (İnceleme). Buçukluğa göre, Merl'ün okumayı başardığı her kelime en az iki farklı cüce lisanında daha yazılmıştı.

Taş bloğun sol tarafına oyulmuş bir harfler bütününü "Is-Rad-Köp-Rü-Sü" diye heceledi Merl. Sağ taraftaki bir başka sembol öbeği ise kabaca "Do-Ğu-Sı-Ğı-Na-Ğı" şeklinde heceleniyordu. Cücenin okuyamadığı diğer kelimeler Derinocak lisanına veya yoldaşların bilmediği başka bir cüce lisanına ait olabilirdi.

Merl, Inilius ve Doderic taşın sol tarafından arkaya uzanan yola baktılar. Bu yol zaten bir süredir takip etmekte oldukları doğu yolunun devamı oluyordu. Kuzeye doğru kıvrılıyor, ve şimdi anlaşıldığı üzere Israd Köprüsü'ne doğru tırmanışına devam ediyordu. Peki, bu taşın sağ tarafında da bir yol olması gerekmez miydi?

Yoldaşların sağ taraflarında tek görebildikleri, düzensiz, yer yer keskin ve kırıklarla dolu kaya parçalarının oluşturduğu, gece kadar karanlık bir duvardan ibaretti. Yoldaşlar bir süre için sessizce bu görüntüye baktılar. Hiçbirinin yüzü gülmüyordu. Yön taşı bir sığınaktan bahsediyordu, eğer oraya bir an önce ulaşıp başlarını sokmazlarsa gülmeyecekti de.

Yoldaşlar patikanın sağ tarafına iyice yanaşarak, buralarda bir yerde olması gereken sığınak yoluna dair bir ipucu aradılar. Ama bu, onların sandıkları kadar kolay olmayacaktı.

Çünkü Doderic, hem dikilitaşın yamukluğunu, hem de buradaki kayaların duruş şekillerini inceleyince gerçeği anlamıştı (İnceleme). Eskiden burada gerçekten de bir yol vardı, ama bu yol artık kapanmıştı. Zamanında burada büyük bir toprak olayı yaşanmış olmalıydı. Geçidin kuzeyindeki yüksek kayalar büyük bir güçle kırılarak geçidin içine doğru düşmüş, buradaki açıklığı tamamen kapatmıştı. Dağcılara yol gösteren dikilitaşın bugün yamuk olmasının sebebi de bu çöküntü olmalıydı. O da çöken kayalardan nasibini almıştı.

Ortada yol falan kalmamıştı, tabii yoldaşlar kısa -ama riskli- bir tırmanışa kalkışmak istemiyorlarsa...

Kaya duvarın bozuk yapısını inceleyen Doderic, duvarın yüzeyinde bir tırmanışı mümkün kılacak bir sürü çıkıntı görüyordu görmesine, ama buzlanma vardı ve bu işi zorlaştıracaktı. Eğer birinin ayağı kayarsa, o keskin çıkıntılar can yakabilirdi.

Lâkin, eğer bu oluşumun arkasına geçmek istiyorlarsa da tırmanmaktan başka bir seçenekleri yoktu.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #133 : Eyl 07, 2018, 15:16:00 »

Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Kayalıklar, 20:40 (Ambiyans)

Önce Merl tırmanacaktı. O bir Demirduvar cücesiydi. Dağlarda doğmuştu ve doğuştan güçlüydü.

Cüce gereksiz ağırlıkları bir kenara bıraktı. Inilius'un verdiği halatı boynuna astı ve elleriyle kendi üstünü-başını son bir kez yokladı. Hareket ettikçe, dağınık ve kırış kırış olmuş saçları ayın zayıf ışığında hafifçe parıldıyordu.

Sonra elleri ve ayaklarıyla duvara yapıştı ve birkaç usta hamleyle kayalığın en tepesine kadar çıktı. Sert rüzgâra aldırış etmeden halatı bağlayacak uygun bir yer aradı cüce. Bunu yaparken de göz ucuyla kayaların diğer tarafına, iniş yapacakları yere doğru baktı.

Cüce diğer tarafta dipsiz sayılabilecek bir uçurum görüyordu. Burası dağın kenarıydı. Uçurum doğu-batı yönlü olarak, kaya duvarın ucunda boylu boyunca uzanıyordu. Merl yukarıda yıldızlarla, aşağıdaysa dağların bilinmez derinliğiyle sarmalanmış bu görüntüye bir süre baktı. Sonra da iniş yapmaları gereken patikayı gördü. Aşağıda, çöküntülerle kapanmış olan yolun eskiden ulaşıyor olduğu, karlarla kaplı büyük bir teras görüyordu. "Doğu Sığınağı" denen yerin girişi burada olmalıydı.

Sonsuz gibi gelen bir boşluğa karşı tek başına kalmış, artık ulaşılamayan bir sığınak...

Cüce yukarıda fazla oyalanmadı. Halatı ince bir kaya çıkıntısının ucuna bağladı, aşağıda sabırsızlıkla bekleyen yoldaşlarına sarkıttı ve güçlü kollarıyla onları yukarı çekti. Bir süre sonra üç yoldaş da kayaların üstündeydi.

* * *

"Buraya bizden önce de gelenler olmuş." dedi Doderic, kayalık sırtın uçuruma bakan tarafındaki bir noktayı işaret ederek (İnceleme). Büyükçe bir taşın kenarına demirden bir çubuk tutturulmuş, buna da bir halat bağlanarak duvarın diğer tarafına, terasa doğru sarkıtılmıştı. Her iki ekipman da eski bir zamana ait olmalıydı. Demir çubuk pas içinde kalmış, halat ise çoktan çürümüştü. Yoldaşlar halatı çektiklerinde onun kopmuş olduğunu fark ettiler. Buna kayalık sırtın keskin kenarlarından biri sebep olmuş olmalıydı.

Ne mutlu ki yoldaşların halatı hâlâ sağlam görünüyordu. Onu doğu sığınağına bakan sağlam bir kaya parçasına bağladılar ve diğer ucunu aşağıya fırlattılar. Terasa doğru inmek az önceki tırmanış kadar zor olmayacaktı şüphesiz, ama daha tehlikeli olacağı kesindi. Yoldaşlar aşağıya baktıklarında manzaraya terasın değil, geniş bir boşluğun hakim olduğunu göreceklerdi. Zifiri karanlıklara kadar inen uçurum, ağzını açmış bekleyen devasa bir kaya canavarını andırıyordu. Derin ve güçlü bir korkuyu uyarıyor, harekete geçiriyordu.

Önce Merl, ardından da Doderic halata sıkı sıkı tutunarak -ve düşerlerse kendilerine ne olacağını düşünmemeye çalışarak- yavaşça aşağıya inmeye başladı. İki kafadar çok geçmeden terasın karlı zeminine ayak basmıştı bile. (Metanet).

Onları Inilius takip etti. Önce halattan sırayla inen yoldaşlarını izlemiş, sonra da cesaretini toplayarak onların hemen ardından, bir çırpıda aşağıya inivermişti. (Metanet).

Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Tarn, Doğu Sığınağı Girişi, 20:50

Sonunda onu bulmuşlardı. Tarn'dan geriye kalan ve hâlâ sağlam olan bir sığınak kapısı... Tıpkı o zamanki gibi güzel, şaşırtıcı derecede hasarsız ve artık çok daha esrarengizdi... Burası Merl'ün bahsettiği, "Doğu Ambarı" veya "Doğu Sığınağı" olarak bilinen yerden başkası değildi.

Kapının sol tarafında, taştan bir kaidenin üzerinde, zamanın aşındırdığı, keskin hatları artık ufalanmış ve körelmiş bir cüce heykeli oturmaktaydı. Heykelin elinde -onun bir parçası olan- bir meşale vardı, taştan bir meşale... Ucunda bir ateş hafif hafif yanmakta, kapının ve onu çevreleyen kayaların üzerine kızıl, tatlı bir ışık düşürmekteydi. Kısa bir şaşkınlığın ardından Inilius, bunun büyüsel bir ateş olması gerektiğini açıkladı (Büyücülük). Ne yarı-elf, ne cüce, ne de buçukluk buna başka bir açıklama getirebiliyordu.

Kapının sağ tarafında, çevresindeki kayalardan pek de farklı görünmeyen kadim bir ağacın ölü gövdesi duruyordu. Hâlâ ayaktaydı, kökleri kapıya doğru çıkan merdiven basamaklarına kadar uzanıyordu. Tuhaf bir görünüşü vardı, zamanı adeta durmuş gibi gösteriyordu.

Ve kapı... Zamanın dönen çarkına ve geçip giden çağlara direnebilmek için oldukça küçük, oldukça gösterişsiz bir kapıydı bu. Tarn'ın bazı muhteşem yapıları yitip gitmişken bu kapının sağlam ve işlevsel olması şaşırtıcıydı. Eski görtüsünün altında, çok da uzak olmayan bir geçmişte yenilenmiş olabileceği ihtimali yatıyordu.

Bu kapının tam orta yerinde, kapının her iki kanadını da birbirine tutturduğu ve sağlam bir biçimde kilitlediği açıkça görünen, üçgen şekilli, demirden, kalın bir levha bulunuyordu. Ortasında altı uçlu yıldız şeklinde, hatları hâlâ keskin olan bir oyuk vardı. Merl bunun bir kilit mekanizması olduğundan şüphe etmemişti. Cücelerin kapılarına alışılmadık şekillere sahip anahtarlarla açılan kilit sistemleri yerleştirdikleri bir sır değildi, en azından Merl için.

Doderic'in meraklı gözleri kapıya ve mekanizmaya daha yakından baktı. Üçgen levhanın aslında bir levha değil, karmaşık bir kilit kutusu olduğunu anlaması da çok sürmedi (Mekanik). Mekanizma, kapının her iki kanadını da en az üçer kavrama düzeneğiyle sabitliyordu ve bu düzeneklerin hiçbiri dışarıdan erişilebilecek bir yerde bulunmuyordu.

Doderic yüzünü buruşturdu. Kısa bir sessizlik oldu. İşi hırsızlık olan buçukluk, bir kilidin karşısında kendini çaresiz hissetmekten her zaman nefret etmişti. Şimdi de benzer hisler yaşıyordu ve dünyadaki tüm cücelerden nefret etmek üzereydi.

Yüzünü, arkadan merakla seyreden yoldaşlarına döndü:

"Bunu söylemekten gurur duymuyorum, ama daha önce böyle ustalıklı bir kilidi ne gördüm, ne de duydum."

Arkalarındaki engin boşluk güçlü bir rüzgârla doldu. Heykelin elindeki ateş ve onun kızıl ışıkları dalgalandı, bir iki taş parçası savruldu ve terasın yüzeyindeki karlar oradan oraya uçuştu.

Bu sessizlik daha da uzayacağa benziyordu.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

ZulkhiR

  • Planewalker
  • - 8 -
  • İleti: 194
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #134 : Eyl 07, 2018, 16:43:58 »
Kapıya nihayet ulaştık. Kilit mekanizmasını görünce, "Bunu söylemekten gurur duymuyorum, ama daha önce böyle ustalıklı bir kilidi ne gördüm, ne de duydum." demiştim yoldaşlarıma.  ''Lâkin aşılamayacak bir sorun değil bu arkadaşlar. Biraz zaman lazım. Kilidi ve kapıyı iyice bir incelemem lazım. Kafamda bazı şüpheler var. Bana kısa bir zaman verirseniz bir şeyler deneyebilirim.''

Yoldaşlarımla konuştuktan sonra levhayı tekrar ve titizlikle incelemeye başlıyorum. Bu cüceler derinleri kazarken enteresan şeylere imza atmaktalar. Her zaman zorlu işler yapmışlardır. Yanılmıyorsam eğer, buralarda bir yerde kilit düzeneğini harekete geçirecek bir mekanizma olmalı. Bu ya levhaya takılacak bir cisimdir, ya da bir düğme veya koldur. Lâkin buraya baktığımda, bir cisim zor görünüyor. Buralarda bir yerde mutlaka bir düğme veya kol olmalı. Kapıdan dışarıya uzanan herhangi bir düzenek var mı diye iyice incelemeye girişiyorum. Kapıdan sonra da heykeli ve etrafını iyice inceleyeceğim. Mutlaka buralarda bir yerlerde olmalı, mutlaka.
The Professional
Doderic Cotton

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 114
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #135 : Eyl 07, 2018, 23:18:51 »
Nihayet yoldaşlar doğu ambarının girişine varmışlardı. Doderic hızlıca merdiveni tırmanıp kapının üzerindeki kilidi incelemeye koyuldu. Onu arkasından Merl takip etti ve ikisi de kapıyı nasıl açacaklarını düşünmeye ve etrafı araştırmaya koyuldular.

Inilius ise kendini arkadaşları kadar güçlü hissetmediği için en arkada kalmıştı. Yarı-elfin attığı her adım ve aldığı her nefes sanki vücudundan bir parçayı alıp götürüyordu. Yediği soğuk dalgası ve tırmanışta sarf ettiği efor nedeniyle derin bir şekilde öksürüyor, her öksürükte ise göğsündeki yara inanılmaz biçimde sızlıyordu. Burada ne kadar bekleyecekleri hala meçhul olduğu için yarasına acilen bir çözüm bulmalıydı. Jadr-Er-Kagan’ı sol eline aldı ve sağ elini göğsünün ortasına koyduktan sonra dostu Merl’e yaptığı “Yara İyileştirme” büyüsünün sözlerini sessizce mırıldandı. “Vitae”.

Inilius, dostlarına arayışlarında yardımcı olmak için yavaş yürüme temposunu koruyarak merdivene yaklaştı ancak sonrasında aklına gelen bir düşünce onu durdurdu.

“Bir şeyi daha iyi araştırmak istiyorsan eğer, bazen yakınlaşman değil uzaklaşman gerekir” demişti Elrila bir ders esnasında.

Yarı-elf, şimdi daha iyi anladığı bu tavsiyeyi tecrübe etmek için birkaç adım geri attı ve meşaleden yayılan cılız ışığı, kıstığı gözlerine alarak yapıyı incelemeye koyuldu. Gözüne ilk çarpan detay merdivenler oldu. Merdivenlerin sol taraftaki kaideyle birleştiği noktada taşlar düzgündü ancak sağ taraftaki taşlar düzensiz duruyor, simetriyi bozuyordu. İlk olarak, esen şiddetli rüzgârlar ve yaşlı ağacın kökleri de bu taşların bütünlüğünü bozmuş olabilir diye düşündü yarı-elf ancak yine de araştırmaya değerdi.
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth

Iraneth

  • Planewalker
  • - 2 -
  • İleti: 30
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #136 : Eyl 10, 2018, 01:12:31 »
Sonunda biraz olsun dinlenebileceğimiz ve yaralarımızı sarabileceğimiz doğu ambarına gelmiştik. Önümüzde sadece tek bir engel kalmıştı. Bu kapıyı açmanın bir yolu olmalıydı.

Kapının önüne geldiğim zaman biraz heyecanlanmıştım. Çünkü zamana karşı gelmiş ve hâlâ ayakta olan, sapasağlam bir yapıt duruyordu karşımda. Heykeldeki işçiliğe göz atıp, kapıdaki desenlerin ve oyukların üzerinde biraz elimi gezdirdim. Burada aslında ne kadar önemli bir tarihin yattığını anlamam çok sürmemişti. Hepsini saygı ile selamlıyorum.

Inilius heykelin elindeki ateşten gözlerini alamıyordu. Doderic ise etrafı biraz inceledikten sonra direk kapı kilidine doğru yönelmişti. Arkasından ben de onu izliyordum.

Etrafta bu mekanizma ile ilgili şüphe uyandıracak çok şey vardı. Ama aslında tüm bunlar, Demirduvar cücelerinin kafa karıştırmak için yaptığı ufak detaylardı. Mekanizmanın ortasında altı uçlu yıldız şeklinde bir oyuğun olması dikkatimi çekmişti ve içerideki düzeneklerin hiçbiri dışarıdan erişilebilecek bir yerde bulunmuyordu. Ben de yoğunluğumu bu noktalara vererek bu doğrultuda araştırmaya başladım.

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #137 : Eyl 11, 2018, 16:12:11 »
Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Tarn, Doğu Sığınağı Girişi, 21:10 (Ambiyans)

Sinsi ve soğuk bir ölüm, karlarla örtülü terasın kenarında pusuda bekliyordu.

Yoldaşlar adeta dünyanın dışındaymış -veya dibindeymiş- gibi hissettiren bu donuk uçurumda tek başlarınaydı. Burada onları hiçbir göz göremezdi. Hiçbir kulak duyamazdı. Çoktandır kovulmuş oldukları sıcak diyarlara geri dönebilmek için, onları dışarıda bırakan buzdan ve kayadan kabuğu delmeye, yaşamla ölümün sınırını çizen bu hudutlarından geri dönmeye çalışıyorlardı sanki. Ama bunun için yaptıkları şeyler hep nafile hissettiriyordu.

Tarn'ın Doğu Sığınağı'nın kapısını açabilmek, altı uçlu bir anahtara sahip olmaktan geçiyordu. Bu gerçeği tüm yoldaşlar görüyor, biliyordu. Ama bu anahtar kim bilir dünyanın neresinde, bu dağların hangi köşesinde kalmıştı? Tarn Medeniyeti bir uçtan diğerine harap olmuş, sağda solda göz kırpan koca kaya bloklar haricinde bu yerleşimden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Anahtar mı kalacaktı?

Doderic'in elleri soğuktan morarmaya başlamıştı. Küçük parmakları sığınağın kapısı üzerinde geziniyor, sıklıkla -ve biraz da çaresizlikle- kilitleme aparatının dış hatlarını ve anahtar deliğinin iç köşelerini yokluyordu. "Bir anahtarla açılabilen her türlü kilit, anahtarı olmaksızın da açılabilir." Escova'da genç ve minik bir buçuklukken öğrenmişti bunu. Bu kuralın istisnası olmadığını biliyor, bu kilidi açmanın en az bir-iki yönteminin daha olması gerektiğini düşünüyordu. Elbette açılabilirdi... ama nasıl?

Merl ve Inilius ikilisi ise dikkatlerini daha başka şeylere yoğunlaştırmış durumdaydı.

Cüce, kapıyı gördüğü ilk andan beri bu noktayı geçmenin kolay olmayacağını biliyordu. Cücelerin yaptıkları en güvenli kapılar daima dış dünya ile yeraltı dünyasının sınırına, dışarıdan içeriye girişi sağlayan noktalara yapılırdı. Merl bahsi geçen anahtara ihtiyaç duyulacağını biliyordu. Ama ortalıkta böyle bir anahtar olmadığına göre, etrafa bir bakınmaktan zarar gelmezdi.

Karanlıkları daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı. Gür kızıl kaşları çatılır gibi oldu. Şimdi Tarn'ın büyüsel ateşinin iyi aydınlatamadığı, gecenin perdesinin ardına gizlenmiş noktalara bakıyordu cüce. Gözleri kapıyla ilgili olabilecek yeni bir detay arıyor, göğsü yavaş yavaş şişip iniyor, sakallarından dışarıya soğuk buharlar çıkıyordu.

Inilius da uzunca bir süre, tıpkı yoldaşlarının yaptığı gibi hem kapının kendisiyle, hem de yakın çevresiyle ilgilendi. Yarı-elfin gözleri keskindi. Eğer Tarn cüceleri buralara bir ipucu gizlemişse, bunu görmesi gayet muhtemeldi büyücünün. Ama onun çabaları da sonuçsuz kalacaktı.

Bu sonuçsuz çabaları izleyen dakikalara, uçurumun sinsi ve keskin soğuğu eşlik etti. Yoldaşlar üşüyordu. Inilius tir tir titremeye başlamıştı. Burada donarak ölüp gitmenin düşüncesi, yoldaşların zihinlerinin bir kenarına ilişmiş durumdaydı. Diğer tüm ihtimaller yavaşça uzaklaşıyor, soğuk sisin içinde yavaş yavaş kayboluyor gibiydi.

Büyücü, taştan yapılmış cücenin elinde yanmakta olan ateşe doğru yürüdü. Merdiveni çıkarken, ince buz tabakaları çizmelerinin altında hafifçe çatırdadı. Sonra, zayıflamaya başlamış olan yüzü ateşin ışığıyla buluştu.

Ellerini hafifçe öne uzattı yarı-elf. Sanki bir yabancıyı selamlıyormuş gibi duruyordu şimdi. Bir süre öylece ateşe baktı. Gözlerindeki ifadesizlik, aklının derinlerde olduğunu ele veriyordu.

Sonra bakışları geri geldi. Ve büyücü, gür bir tonla öne doğru seslendi: "Ignis!"

Bunu duyan ateş önce harlandı, sonra sindi, sonra tekrar harlandı. Alevler bir büzüldü, bir genişledi. Olduğu yerde dönüp durmaya, adeta çırpınmaya başladı. Ateş kendini oraya mıhlayan büyüsel gücü kırmaya çalışıyor, rüzgârlarla savrulan bir alev demeti gibi sesler çıkarıyordu. Buradan kurtulmalıydı. Onu çağıran bu yeni sese ulaşmalıydı.

Ve çok geçmeden serbest kalıvermişti ateş... Inilius boştaki elini ona uzattı ve onu büyük bir güçle kendine çekti. Ateş artık onundu, o da ateşin... Şimdi Inilius'un avucunda yanıyordu ve artık onun sözüyle hareket edecekti.

Kapı açılmamıştı belki, ama bu yeni gelişme yoldaşların içini ısıtmıştı.

* * *

"Aşağıda bir şey var!"

Tarn Ateşi'ni harlayan ve terasın kenarından aşağıya doğru tutarak uçurumun derinliklerini görmeye çalışan büyücünün ilk sözleri bunlar olmuştu. Merl ve Doderic dikkatli adımlarla büyücüye doğru ilerlediler. Terasın kenarına ulaşınca da, elleriyle kayalara tutunarak aşağıdaki boşluğa doğru baktılar.

Onu gölgelerden ayırt edebilmek için aşağıya doğru bir süre bakmaları gerekmişti.

Oradaydı... Buzlanmış bir çukurun en dibinde, buzun parlak ve pürüzsüz yüzeyi üzerinde açıkça görülebilen bir şekil... Aşağıdaki berraklığı ve kristalize yapıyı bozan, şekilsiz bir yığıntı. Sanki buzlu yüzey tarafından esir alınmış, örümcek ağına yapışan bir böcek misali oraya yapışıp kalmıştı.

Ne olduğunu anlayabilmek için uzun uzun aşağı bakmıştı yoldaşlar. En sonunda, acı bir yüz ifadesiyle, konuşan kişi Merl olmuştu. Söyledikleri, Inilius ve Doderic'in kafasını kurcalayan şüpheleri doğrular cinstendi.

"İki kolu ve iki bacağı olan birisi," demişti savaşçı. "Muhtemelen bir cüce. Uzun zaman önce aşağı düşmüş olmalı. Bu diyardan böyle göçüp gidecekmiş meğer."
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Aramil

  • Planewalker
  • - 5 -
  • İleti: 114
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #138 : Eyl 11, 2018, 18:35:46 »
Inilius doğrulmadan önce uçurumun aşağısında yatan cansız bedene bir kez daha baktı ve halatlarının bu mesafeyi inmek için yeterli olduğuna kanaat getirdi. Ayağa kalktı ve uyuşan parmaklarını ısıtmaya çalışırken geldikleri kayalıkta –geride bıraktıkları- halata baktı.

"Aşağıya inebilmemiz için halatı sökmemiz gerekli." dedi titrek bir sesle. “Tabi geri inebilmek için bize bir halat daha lazım.” Yarı-elf bir süre durakladı ve sonrasında çantasını yere koydu. Kürk yeleği çıkarıp iki eliyle havaya kaldırdı ve dostlarına gösterdi. “Eğer bunlardan bir kaçını kesip birbirine bağlayabilirsek, Doderic’in inebilmesi için bir halatımız daha olur.” dedi. Doderic ismini söylerken minik dostuna bakıp, gülümseyerek göz kırpmayı da ihmal etmemişti.

Inilius, rüzgârı kısmen de olsa kestiği için kapının önüne geçti. Hava karanlıktı ve bu işi yapabilmeleri için biraz ışığın faydası olacağını düşünerek Tarn Ateşi’ni çıkardı. Böyle büyülü objeler olduğunu daha öncesinde okumuştu ancak sadece satırların arasında kara kalemle çizilmiş resimlerini görmüştü. Şimdi ise onlardan birini elinde tutuyor ve ateşi belirli sınırlar dâhilinde yönlendirebiliyordu. Bu yolculuk, macera, görev….. adına her ne derseniz deyin yarı-elf için oldukça yorucu ve zorlayıcıydı ancak bunlar, edindiği tecrübe ve daha da önemlisi edindiği yeni dostlukların yanında çok da önemli değildi.

Inilius elinde tuttuğu kürk yeleği bir süre inceledi. Dikiş yerlerini bulmaya çalışıyor ve kesilebilecek en uygun doğrultuyu hesaplamaya çalışıyordu. Onu izleyen Merl, yarı-elfin bu işte pek hünerli olmadığını dikişleri yeleğin içinde değil dışında aramasından anlamıştı. Dikişleri bulsa bile onları kesmesi soğuktan titreyen elleriyle imkânsız görünüyordu. İnatçı yarı-elf birkaç dakika uğraştıktan sonra pes etti ve arkadaşlarına döndü. O sırada eğlenir vaziyette kendisine bakan cüceyle göz göze geldi.

“Bu işi kimin yapacağı belli oldu” dedi gülerek. “O zaman ışığı ben sağlıyorum. Merl, dostum. Sen de gülmeyi bırakıp halatı yapmaya başlayabilirsin. Küçük dostumuz da geri kalanını halledecek” dedi ve ayağa kalktıktan sonra kemerini halat yaparken kullanması için Merl'e uzattı. Sonrasında Doderic’e dönüp,

“Eğer çıktıktan sonra bizi burada bırakmak istersen seni anlarım” diyerek gülümsedi. Ancak bu düşünceden bir an rahatsız olup tekrar Doderic'e baktı.

"Şaka, şaka tabi ki".
How shall we leave the lost road,
Time's getting short so follow me,
A leader's task so clearly,
To find a path out of the dark

Inilius Narteroth

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 754
Ynt: Oyun Akışı
« Yanıtla #139 : Eyl 13, 2018, 16:58:39 »
Nyst 4, 1290, Riag Dağı, Buz Çukur, 21:30 (Ambiyans)

Merl, silah tutmaktan nasırlaşmış tombul parmaklarının gerektiğinde ince işler de çıkarabileceğini göstermişti. Büyücünün verdiği kürk yeleği bıçakla keserek düzgün şeritler hâline getirmişti ve şimdi bu şeritleri ustaca birbirlerine düğümlüyor, bunları yaparken de gayet rahat görünüyordu.

İşi bittiğinde, elinde tuttuğu yeni halatı buçukluğun kucağına doğru fırlattı cüce.

"Al bakalım, yoldaş."

Doderic rulo şeklindeki parçalı halatı havada yakaladı. Sonra da yandan ruloyu açmaya, bir yandan da düğüm atılmış bağlantı yerlerini elleriyle gererek kontrol etmeye başladı.

Merl çatılmış kaşlarının altından ona baktı. "Senin ağırlığınla kopacak değil ya?"

Inilius Doderic'in sinsi sinsi güldüğünü görmüştü. Buçukluğun halatla sırf cüceyi kışkırtmak için, sağlam olduğunu bile bile uğraştığı belli oluyordu. Kendini de bu atışmaya gülümserken bulmuştu büyücü. Dünyanın bu uzak ucunda, yaşamla ölümün sınırında yürüyorken hâlâ gülebiliyor olduklarına seviniyordu.

"Doderic! Sıra sende dostum." dedi bir süre sonra. Kaybedecek zaman yoktu.

Doderic halatı kavradı. Serbestçe sallanmakta olan halat gerildi. Buçukluk ayaklarını kaya duvara dayadı ve kendinden beklenmeyecek bir güçle halattan yukarıya tırmanmaya başladı. Inilius ve Merl, arka tarafı kaplayan uçurumu düşünmemeye çalışarak heyecanla onu izledi. Ta ki buçukluk, kayalık sırtın karanlığında gözden kaybolana dek...

Terastaki iki yoldaş önce uzun halatın yıldızlara doğru çekilmesini, sonra da Merl'ün yaptığı kısa halatın karanlık gökyüzünden aşağıya düşüvermesini sabırsızlıkla izledi. Yeni bir endişe dalgasının ve birkaç derin nefesin ardından, Escova'lı hırsız terasa geri dönmüştü bile. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Yanakları al al olmuştu.

Inilius, bir çift küçük elin kendisine uzattığı halatı aldı. Yoldaşlarının yeni ve sessiz bakışları, sıranın kimde olduğunu anlatmak ister gibiydi. "Başlıyorum," diye belirtti büyücü. Sesinde coşku okunmuyordu.

Yoldaşlar hazırlandılar. Olası bir dikkatsizliğin veya talihsizliğin bedelini düşünmeden, sessizce, cesurca hazırlandılar. Yardımlaşarak uzun halatı uçurumun kıyısında bir noktaya tutturdular. Sonra da, inişten önce son bir kez, dağın kenarından aşağıya uzanan kara, dipsiz boşluğa baktılar.

Inilius halatı sıkıca tuttu ve var gücüyle çekti. Onu sağlam bağladıklarından emin olması gerekiyordu. Sonra derin bir nefes aldı ve bir an bile tereddüt etmeden kendini boşluğa bıraktı. Buz çukuruna iniş böylece başlamış oldu.

Büyücü ne yukarıdaki arkadaşlarını, ne ineceği zemini, ne de halatı yakalayan ellerini görebiliyordu artık. Keskin gözleri zaman zaman küçük bir parıltıyı veya kaya duvardaki belli belirsiz bir şekli yakalıyordu ama daha fazlasını değil. Kollarını ve bacaklarını mümkün olduğunca hızlı çalıştırmaya karar vermişti. Hem soğuğa karşı direncini, hem de metanetini sınayan bu eylemin bir de kondisyonunu sınamasını istemiyordu yarı-elf.

Bir süre sonra, zayıf parıltılar yansıtan kristalize buz şekillerinin orta yerine iniverdi. Elleri de, ciğerleri de donmak üzereydi. Biraz ışık ve -küçük de olsa- bir sıcaklık gerekiyordu.

"Ignis!"

Merl'ün bir halat inişi yapabilmesi için halatın sağlam ve iyi bağlanmış olması yeterliydi. Sonuçta, eğer halatı sıkı tutuyorsanız ne kadar yüksekte olduğunuzun ne önemi vardı ki? Aşağıya hiç zorlanmadan iniverdi cüce savaşçı.

Keşke Doderic'in inişi için de aynı şeyi söylemek mümkün olabilseydi. Doğudan esen bir rüzgâr halatı ters yöne doğru savurduğunda Escova'lı hırsız zor anlar yaşamış, yoldaşlarına da korku dolu anlar yaşatmıştı. Sert esinti halatla beraber onu da bir ileri bir geri savurmuş, omzunu kayalara vurmasına sebep olmuştu. Ama buna rağmen halatı bırakmamıştı buçukluk. "Halatı asla bırakmayacaksın!" diye gürlemişti Merl, inişin hemen öncesinde. Bunu aklı unutsa bile, halatı sıkı sıkı tutan elleri unutmamıştı.

Üç yoldaş buz çukurun dibinde yeniden bir araya geldiğinde, üçü de derin birer nefes aldı. Inilius Tarn Ateşi'ni yeni bir güçle harladı. Yoldaşlar yüzlerinde tatlı, ılık bir esinti hissettiler. Kızıl ışık yoldaşların hatlarını ele verdi ve etraftaki kristalize oluşumların üzerinde parıldadı.

Aynı zamanda ayaklarının dibinde duran, buzdan bir kefenin altında yatmakta olan cücenin hatlarını da ortaya çıkarıyordu.


Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka