Gönderen Konu: Hikâye  (Okunma sayısı 629 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 750
Hikâye
« : Eki 31, 2017, 15:07:36 »

Soğuk Hudutların Ardında

"Hele şükür!" dedi yolcu, eski püskü han taburesine yerleşirken. Vakit öğle saatleriydi. Kasaba halkı günün akşamında yakılacak odunlarla ve yenecek yemeklerle haşır-neşir olsa gerek, hanın aydınlık salonu büyük oranda boş sayılırdı. Kasabanın eski hancısı Handar, misafir kapıdan içeriye girerken ve üç-beş parça eşyasını düzenlerken kayıtsızca onu izledi. En azından kayıtsız görünüyordu. Handar, asker olmadığı belli olan ama silah taşıyan misafirlere karşı her zaman tetikte olan birisiydi. Gelen adam, kemerine astığı deri kının içinde duran ve belinden yere kadar uzanan eski bir kılıç taşıyordu.

Kuzeye yakın topraklarda hayata tutunmak zordu. İnsanın işinin gücünün geçim olması gerekiyordu ki, kış bastırıp da şartlar iyice zorlaştığında başını bir yere sokabilsin, karnını doyurabilsin. Bazılarına ise, hayatta kalabilmek için yapılması gereken bu tarz işler fazla zorlu, fazla köylü işi geliyordu. Bunlar daha kolay bir yöntem seçerek silah kuşanıyor, sağda solda serserilik yapıyor, emekle kazanılmış yiyeceğe, paraya veya barınağa el koyuyorlardı. Bazıları zengin olma hayalleri bile kuruyordu. Handar yirmi yılı aşkın esnaflığı süresince bunun gibi tipleri çok görmüş, onlarcasıyla uğraşmak zorunda kalmıştı.

"Sıcak bir içecek, sıcak bir yemek, yumuşak bir yatak!" deyiverdi hancı yeni gelene.

"Sıra onlara da gelecek hancı." dedi kendini tanıtmaya gerek görmeyen misafir. "...ve daha başka şeylere de." Adam geniş geniş sırıttığında, haftalardır temizlenmeyen dişleri de ortaya çıktı. Handar, konuşmanın devamının nasıl gelişeceğini tahmin eder gibi oldu.

Misafir han tezgahına doğru eğildi ve daha kısık bir sesle devam etti: "Söyleyiver bakalım hancı. Buralarda sivri kulaklı bir adamla, bir çocuk boyunda olan bir diğerini gördün mü?". Şimdi adamın nasırlı parmaklarının arasından o ellere yakışmayan altın bir para uzanıyordu.

Handar, adamın son üç gün içinde bunu sormuş olan dördüncü kişi olduğu bilgisini kendine sakladı. Bir süre düşünüyor gibi göründü, sonra cevapladı: "Buraya gelmediler beyim. Salonuma uğramış olsalardı bu gözümden kaçmazdı.". Hancı cömert teklifi reddediyordu.

Para göründüğü hızla kaybolurken, dişler yeniden belirginleşti. Adam bu kez sırıtıyor muydu, yoksa için için hırlıyor muydu, söylemek zordu. "Gece yine geleceğim hancı. Bu arada hafızanı tekrar yoklasan iyi edersin."

Handar başıyla onayladı, ama gece çökene kadar yoklayacağı bir şey varsa eğer, bu hafızası değil, tezgahın altında gizlediği usta işi baltası olacaktı.

Hancı, Muldaran çevresinde önemli birilerinin -veya bir şeyin- kaybolduğundan artık emindi. Onu endişelendiren şey, kaybolduğu söylenen kişilerin tanımından ziyade onları takip eden kişilerin sıfatlarıydı. Şu ana kadar rütbeli bir Kaldia askeri, kuzeyden geldiğini ve bir sınır muhafızı olduğunu söyleyen bir adam ve bir de egzotik kokular saçan bir çanta taşıyan uzun elbiseli bir kadın, ayrı ayrı zamanlarda Handar'ın salonuna ayak basarak benzer sorular sormuşlardı.

Bu kişilerin hiçbirinin bilmediği bir şey biliyordu hancı. Birkaç gün evvel kendisini ziyaret eden ve bölgeyi çok iyi bilen bir arkadaşı, Muldaran yolu yakınlarındaki gizli bir kamp alanında dört kişi gördüğünü anlatmış, bunlardan birisinin küçük bir adam -muhtemelen bir buçukluk- olduğunu üstüne basa basa söylemişti.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 750
Ynt: Hikâye
« Yanıtla #1 : Kas 07, 2017, 17:01:28 »


Gyles Jorde, Nyst'in üçüncü şafağında, kendisine eşlik eden üç adamıyla, dağlardan gelen ve ağaçların içinden geçerek aşağılara doğru giden bir dereye ulaştı. Kalın kürkler içindeki koca adam suyun kenarına varınca durdu. Çömeldi, tekrar kalktı, karşı tarafa şöyle bir baktı ve düşünmeye başladı.

Liderlerinden gelecek bir komut beklemekte olan diğerleri, sanki bunu önceden kararlaştırmış gibi, dereye yakın bir ağacın yanında durup beklediler. Üçü de derin derin nefes alıyor, soğuk buharlar üflüyor, ellerini ovuşturuyorlardı.

Dört adam da hiçbir şey konuşmuyordu. Yalnızca Gyles, mutlak bir sessizlikle geçen uzun anların ardından, omzunun üstünden bir an için geri bakarak şöyle dedi:

"Beş dakika, beyler."

Adamlar bu kısa molayı fırsat bilip sessizce çömeldiler ve ceplerinden çıkardıkları üçer-beşer lokmayı yediler. Liderlerinin dikkati ise derenin şırıltılı sularına ve ardındaki bilinmezliğe geri döndü. Adamın gür siyah sakalı, gök mavisi bakışları, heybetli duruşu ve derin ses tonu, sanki şimdi daha bir belirgin olmuştu.

Pek de konforlu olmayan bu dağ yürüyüşünün başını çekiyordu deneyimli yaban muhafızı. İki gün önce, Muldaran yakınlarında rutin bir tur atarken ilgisini cezbeden bir olaya şahit olmuştu. Gördükleri ona öylesine tuhaf gelmişti ki, adam bunu aydınlatmak için derhal harekete geçmişti.

* * *

Olay dün erken saatlerde yaşanmıştı. Gyles, yüksek bir tepenin üzerinde bulunan gizli ve korunaklı bir noktadan güney yolunu, Muldaran tarafına doğru gelmekte olan iki kişiyi izlemekteydi. Bu kişilerden birisi bir yetişkindi, diğeri ise bir çocuk olmalıydı. Belki de bir buçukluktu. Sabahın ısıran rüzgârına aldırış etmeden yürüyorlar, oldukça hızlı hareket ediyorlardı.

Boy olarak daha uzun olan yolcu, sırtında sandığa benzeyen orta boy bir mahfaza taşıyordu. Mahfaza çok ağır olmasa gerekti, çünkü adam hiç de zorlanıyor gibi görünmüyordu. Gyles'ın uğraşacak daha önemli işleri olduğu için, yolcuların üzerindeki dikkati o anlarda basit bir meraktan öte değildi. Ta ki bu iki yolcu, küçük bir koruluğun içinde gözden kaybolup da arka tarafından çıkarak yolda yeniden belirene dek.

Gyles onları yeniden gördüğünde, yolcular boylu poslu iki tane adamdılar. Muhafızın dikkatini çeken şey işte buydu. Koca adamın gözlerini kısıldı, bakışları koruluk üzerinde ve çevredeki otlar arasında gezindi. Lâkin, uzun uzun bakmasına rağmen, bir çocuk veya bir buçukluk olabilecek kimseyi göremedi Gyles.

Tam bunlar başka birileri olabilir diye düşünmeye başlıyordu ki, taşınan mahfazayı da yeniden gördü. Sandığa benzeyen yük, az önce de olduğu gibi yolculardan birinin sırtında, yoluna devam ediyordu.

Şimdi, muhafız kendi algılarından şüphe mi etsindi, yoksa ortada bir üçkağıt mı dönüyordu?

Gyles bulunduğu noktadan bir süre daha koruluğu gözledi. Ağaçların gölgelerinden çıkan kişilerin, oraya girenlerle aynı kişiler olduklarına hâlâ ikna olmamıştı. Muhafız ufak tefek yolcuyu tekrar görebileceğini umarak bir süre orada bekledi, yolun o kısmındaki her noktayı göz hapsinde tuttu. Ama başka ne bir gelen görecekti, ne de bir giden. Bunun üzerine geç olmadan yola çıkmaya karar verecek, koruluğa doğru tepe aşağı yürümeye başlayacaktı.

Gyles yüksek ağaçların arasına dalıp da yolcuların izini bulduğunda, onlar geçeli iki saat kadar oluyordu. Deneyimli muhafız, karnının aç olmasını veya koruluğun çok serin olmasını pek önemsemeden güney-kuzey hattını hızlıca inceledi.

Şüpheleri doğruydu. Güneyden gelen iki yolcu koruluğa girdiklerinde, buradaki çalılık bir alanda bekleyen başka iki kişiyle buluşmuştu. Mahfaza burada el değiştirmiş olmalıydı. Onun yeni sahipleri buradan kuzeydoğuya, Muldaran ve Kaldia yönüne doğru aynı hızla yola çıktığında, birisi çocuk veya buçukluk olan diğer ikili de buradan kuzeybatıya, tepeleri tırmanan patikalara doğru yönelmişti. Ağaçların gölgesinden hiç çıkmamış, çok korunaklı bir rota izlemeyi başararak gözden kaybolmuşlardı.

Gyles mahfazanın el değiştirmesi işine bir nebze de olsa bir açıklama getirebiliyordu. Eğer yol uzunsa, bir eşyanın veya haberin daha hızlı iletilmesi için el değiştirmesi mantıklıydı, çünkü yol insanı günler geçtikçe daha fazla yormaya başlardı. Gerçi hızın önemli olduğu böyle durumlarda taşıyıcılar binek hayvanı kullanmalıydı. Ayrıca böyle soğuk ve tekinsiz bir korulukta değil, sıcak ve güvenli bir yerde buluşulmalıydı ki, yoldan gelenler dinlenmeye çekilirken, yolu devralacak olanlar da temiz bir başlangıç yapabilsinler.

Gyles bütün bu şüpheleri bir kenara bırakabilirdi, tabii eğer buçuklukla yoldaşı tepe yukarı yürümeye karar vermemiş olsalardı. İkilinin tutturduğu bu patikadan hiçbir yere gidilmiyor değildi. Dağların eteklerinden başlayıp zirvelerine kadar çıkan kadim yolu bulabilirseniz; yalçın kayaları, derin uçurumları, yıkılmış köprüleri ve buz tutmuş tünelleri geçerek, gidilmesi Kaldia hükümdarı tarafından yasaklanmış olan bir yere varırdınız: Riag Verhaal.

Yörenin muhafızlarının o bölgeye gitmeye çalışanları durdurmak gibi bir sorumlulukları vardı. Gyles ne Riag Verhaal'a giden yolu biliyordu, ne de öyle bir yolu karlara bata çıka, soğuktan dona dona yürümek istiyordu. Çok geçmeden şu iki adama yetişebilmeli, akşam da şöminesinin başına geri dönmeliydi.

Ve tabii ki, bu adamların peşine yalnız gitmemeliydi.

* * *

Beş dakikalık molanın sonuna gelinirken, adamlar da herhangi bir komut beklemeden toparlandılar. Az önce derenin diğer tarafına, patikanın devam edeceği yere doğru bakmakta olan liderleri, şimdi gözlerini suyun geldiği taraftaki yükseltilere çevirmişti. Düşünceli görünüyordu.

"Buraya gelmişler. Ama karşıya geçmemişler." dedi bir süre sonra.

Güneş yükseliyor, yolun yukarılarında birikmeye başlamış olan karlar maviden beyaza doğru dönüyordu. Şimdi adamlar da Gyles'ın baktığı tarafa, derenin yukarı kısımlarına bakıyorlardı. Hepsi merak içindeydi.

"Kord ve Edin, ikiniz derenin karşı tarafına geçin. Gegard benimle kalıyor. Biz bu taraftan, siz de o taraftan dereyi yukarıya doğru takip edeceğiz.". Kürkler içindeki koca adam, silahlarını ve mühimmatını kontrol ettikten sonra, derenin karşısına geçecek olan takıma son ve en önemli komutu da verdi:

"Eğer onlara rastlarsanız, güç kullanmanız gerekse bile onları durdurun. Bu işten hiç hoşlanmadım."
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 750
Ynt: Hikâye
« Yanıtla #2 : Kas 08, 2017, 15:50:33 »


Kubbeler şehrinin eski pazarında olağan bir öğle saatiydi. Şehrin daha işlek ve muhtemelen yeni inşa edilmiş alış-veriş meydanlarında boy gösteremeyen, veya bir sebepten dolayı oralarda iş yapmak istemeyen tüccarların tercihi olan bu tarihî cadde, her zaman olduğu gibi yine insandan geçilmiyordu. Ceplerinde en az üç-beş altın olan tüm Escova'lılar; ana caddeyi, ara sokakları ve tezgah önlerini damarlara hücum eden kan misali doldurmuşlardı.

Şehirdeki yüzlerce, hatta binlerce buçukluktan birisi daha insanların ayakları altından akıp gitti. Bir meyve tezgahının altından geçerek soldaki bir sokağa döndü, tam o sırada neredeyse bir el arabasıyla çarpışacaktı. Çevik bir hareketle onu atlattı, sonra burnuna baharat kokularının dolduğu bu sokağı da geride bırakarak sağdaki dar bir aralığa girdi. Şimdi pek ışık almayan birkaç kapı önünü daha geçecek, aşağı yukarı elli adım sonra da "11" numaralı bir levhaya sahip olan eski bir kapıya ulaşacaktı. Raguel'in zımbırtı dükkanına...

Metalik kokuların birbirine karıştığı bu loş işletme gerçekten de bir ıvır-zıvır deryasıydı. Dükkan ince bir koridor misali arkalara doğru uzanıyordu. Yüksek tavanı yüzlerce, hatta binlerce küçük çekmece tarafından taşınıyor gibiydi. İçeride doğru düzgün hareket edemezdiniz, çünkü ürün parçalarının oluşturduğu yığınlar her yerdeydi. Yılların birikimi olan bu tuhaf dükkanda bilinen her türlü aygıtın örnekleri, hiç olmazsa birer-ikişer parçası mutlaka bulunurdu.

Dükkanın arka tarafından gelen tıkırtı ve çatırtılara bakılırsa, Raguel tamirat tezgahının başındaydı. İçeride hiç müşteri yoktu. Buçukluk, eski ve kararmış tel yığınlarının arasından aceleyle geçerek arka odaya, en az dükkan kadar pasaklı görünen adamın çalıştığı kısma ulaştı. Hızlı bir selam verdi.

"Hey!"

Küçük adamı daha önceden fark etmemiş olan dükkan sahibi irkilerek döndü. Kapıda kimseyi göremeyince önce şaşırır gibi oldu, ama sonra bakışlarını yere doğru indirdi.

"Doderic! Hoş geldin dostum."

Zımbırtı ustası paydos vakti gelmişçesine, elindeki aletleri olduğu gibi bırakarak kalktı. Sonra odanın belirli bir köşesine doğru yöneldi. Bu arada da misafiriyle sohbete girişti:

"Şu tezgâhtaki merceklerin ve teneke yığınının gemicilikte kullanılan bir seyir aleti olması gerekiyordu, ama başına her ne geldiyse otuz-kırk parçaya ayrılmış."

Adam şimdi köşedeki bir panoda asılı anahtarların arasında parmaklarını gezdiriyor, her birine dikkatle bakıyordu. "Böyle deha ürünü bir aygıtı bu hâle getirebilmeyi insanlıkla, medeniyetle bağdaştıramıyorum. Şuna baksana.". Gözlerini anahtarlardan ayırmadan, bir eliyle tezgâhı işaret ediyordu. "Böyle sağlam bir malzeme nasıl bu hâle gelebilir? Sence ona kim, ne yapmış olabilir?" Kaşları çatılmış Raguel aradığı anahtarı çabucak buldu ve döndü. "Beni izle küçük adam."

Buçukluk dükkanın arka kapısına doğru dükkan sahibini izledi. Rahatça konuşabilecekleri bir yer bulabilmek için hiçbir yere cephesi olmayan bina aralıklarından geçecek, karanlık ve tozlu merdivenlerden inecek, üstlerine de en az birkaç kapı kilitleyeceklerdi.

* * *

Şehrin derinliklerindeki zifiri karanlık odada bir mum yandı. İçeride yalnızca bir masa, iki sandalye, iki de adam vardı. Pazarda zımbırtı ustası olarak bilinen kişi, masadaki zayıf ışığın haresine doğru eğildi.

"Anlatacağım şeyleri ne kadar az not edersen, şansını da o kadar artırırsın Doderic. O yüzden beni iyi dinle ve duyacaklarını iyice ezberle."

Raguel devam etmeden önce arkasına yaslandı ve yüzünü yeniden gölgelere boyadı.

"Başındaki beladan kurtulmak isteyen birinin gelebileceği en doğru yere, yani bize geldin. Bu sana tüm servetine mâl oldu, ama buna değeceğini göreceksin. Yıllar geçtikçe ve sen yaşamın zevklerini tatmaya devam ettikçe, bugün satın aldığın şeyin ne kadar kıymetli olduğunu git gide daha iyi anlayacaksın. Kuruluşumuz seninle ilgili tüm ayarlamaları yaptı."

"Bugünün akşamında, yeni pazar meydanından bir araba kalkacak. Siyahî bir sürücü tarafından idare edilen, kırmızı tenteli, kocaman tekerlekleri olan bir araba. Sürücünün adı Ashar. Bu adama kendini "Ander Goodbarrel" olarak tanıtacaksın. Bunu sakın unutma: "Ander Goodbarrel". Seni sorgusuz sualsiz arabaya alacak ve gizleyecektir. Çıkış yolu üzerinde geçeceğiniz kapıların hiçbirinde teftiş edilmeyeceksiniz. Bu yüzden bu arabayı kaçırmamalısın Doderic."

"Araba seni Skar yolu üzerindeki gizli bir koya götürecek. Seni orada bıraktıktan sonra da yoluna devam edecek. Bu koyda "Avellis" adlı eski ama sağlam bir gemi seni bekliyor olacak. Geminin kaptanına da kendini aynı isimle tanıttığında, güverteye çıkmana izin verecekler. Unutma: Ander Goodbarrel."

"Nardor'a ulaştığında gemiden ineceksin. İskeleden ayrıldığın andan itibaren artık Merric Osborn'sun. Bu ismi de sakın aklından çıkarma."

Zımbırtı ustası, buçukluğun yolculuğunun devamının nasıl gelişeceğini de detaylarıyla anlatmaya koyuldu. Görünen o ki, Doderic'in öncelikle Nardor'daki bir tavernada Inilius Narteroth adlı bir yarı-elf ile buluşması gerekiyordu. Bu kişi kendisinin yol arkadaşı olacaktı ve yolculuğun nasıl devam edeceğine o karar verecekti.

"Inilius, "Nindrol" adıyla seyahat eden bir dostumuz. Gerçek Nindrol ise Kaldia kralının önümüzdeki günlerde huzuruna beklediği bir isim. Kendisi pek de önemli olmayan bir diplomatik görevde bulunuyor."

Raguel bir an için durdu. Ceketinin üzerinde gezinen bir böceğin farkına varmıştı. Onu eline aldı.

"Inilius senin gerçek kimliğini biliyor. Ama onun yanında bir süre daha Merric olmaya devam edeceksin. Onca yolu Nindrol ve Merric olarak yürüyeceksiniz. Inilius'un taşıdığı bir mahfazanın içinde kimlik belgeleriniz, diplomatik görevinizi ilan eden mühürlü dökümanlar ve Kaldia kralına verilmesi gereken bazı şeyler bulunuyor. Yolda bir sorun yaşayacağınızı sanmıyorum. Bir hata yapmazsanız Meclis'in uşakları sizi tespit edemez. Ve hiçbir Indar ya da Palria vatandaşı, Vyleath'tan geldiğini söyleyen ve diplomatik bir görevde olduğunu ispatlayan bir Elf'i durdurmaz."

Raguel böceği ne yapacağına karar vermişti. Onu karanlığa fırlattı.

"Yol arkadaşın seni, kuzey topraklarında bulunan ama şu anda benim de bilmediğim gizli bir buluşma noktasına götürecek. Orada gerçek Nindrol ve gerçek Merric Osborn ile buluşacaksınız. Elinizdeki döküman mahfazasını bu kişilere teslim ederek, Nindrol ve Merric isimlerini de artık arkanızda bırakacaksınız..."

Sonra da ekledi: "...tabii gerçek Merric başını bir belaya sokmaksızın buluşma yerine gelebilirse!".

Raguel huylanmışa benziyordu. Ceketindeki ve pantolonundaki muhtemel böcekleri aramaya başlamış gibiydi. Kaşınmaya ve histerik bir şekilde ceketinin üstünü silkelemeye başladı.

"İki elçinin yolunu onlar yerine yürüyecek, bu sayede kontrol noktalarından rahatça geçeceksiniz. Nindrol ve Merric'le buluşup devir teslimi gerçekleştirdiğinizde de, ardınızda bıraktığınız yollarda hiç yürümemiş, kuzey topraklarında da hiç varolmamış olacaksınız. Ta ki onlardan ayrılıp da yeniden tek başınıza kalıncaya kadar. Yolunuzun o noktadan sonrasını tamamen kendi imkanlarınızla ve çabalarınızla geçmeniz gerekiyor. Bizim kollarımız oralara malesef uzanamıyor, dostum."

Ivır-zıvırcı hışımla ayağa kalktı, oturduğu sandalyeyi eline aldı ve yerdeki böceklerin üstüne üstüne vurmaya başladı. Bunu yaparken de böceklere ipe sapa gelmez tehditler savurdu.

"Riag Verhaal... Sakın unutma Doderic. Bu ismi sakın unutayım deme. Soğuk hudutların ardında bu isimle anılan bir yer var. Yol arkadaşınla birlikte, ne pahasına olursa olsun oraya ulaşmalısınız. Meclis'in uşakları sizi tespit edemez demiştim, ama Meclis'in kendisi hâlâ edebilir."

Böceklerle şimdilik işi bitmiş gibi görünen Raguel, sandalyeyi yerine koyarak yeniden oturdu.

"Üzerine yaptıkları büyüyü sadece Riag Verhaal'dakiler bozabilir, Doderic. Sadece onlar... Aksi hâlde Meclis'in nefesi hep ensende olacak. İstedikleri zaman yerini tespit edebilir, senin peşine uşaklarını takabilirler. Sen onlar için çok büyük bir sorun olmayabilirsin, dostum. Belki de bir süreliğine seni önemsemeyecek, ya da imkanlarının pek azını seferber edecekler... Ama şunu bil ki, suçlu olarak ilan ettikleri hiç kimseyi unutmazlar. Kaçmayı başardığını bir kez öğrendiklerinde, sonu gelmez bir kovalamaca da başlamış olur. Ya onlar seni yakalamadan evvel Riag Verhaal'a varırsın, ya da..." Raguel cümlenin devamını getirmemeyi seçti.

"Inilius'un yoldaşlığından yana da hiçbir şüphen olmasın. Kendisi zamanında başını beladan kurtardığımız, bize vefa borcu olan, yetenekli ve sevdiğimiz bir arkadaşımız. Diyarların önemli sırlarının saklandığı bir mekana yolculuk etmekten bahsediyoruz. Orayı ziyaret etmenin sağlayacağı kazançların yanında, yolun zorlukları nedir ki?"

Zımbırtı ustası yeniden ayağa kalktı ve dostane bir şekilde elini uzattı. Artık veda ediyordu.

"Bütün bunlar bittiğinde, eğer sana çektirdikleri acıların bir gün karşılığını vermek istersen, eski pazarda kimi bulacağını biliyorsun."

"Hoşçakal Doderic! Inilius'a ve -eğer başarabilirseniz- Riag Verhaal'dakilere selamlarımı ilet. Şans sizinle olsun."
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka