Gönderen Konu: Mahkûmiyet  (Okunma sayısı 1217 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 739
Mahkûmiyet
« : Ağu 20, 2017, 16:46:40 »

Mahkûmiyet

Demir... Ellerimi içine hapsettikleri bu ağır, zalim çemberler... Rûme'nin en sağlam formlarından birisi, insan denen varlığın kötü emellerine nasıl da alet olmuş. Ezilip büzülerek bu eziyete nasıl da ortak edilmiş. Bileklerimi sarmalayan cevherin içerisinde günlerdir bir yaşam kıpırtısı arıyorum. Damarlarıma nüfuz edecek bir titreşim, tenimle bu soluk parıltı arasında kurulacak bir bütünlük tek istediğim. Oysa demirin nabzı atmıyor. Cevher, demircinin ocağında çoktan ölüp gitmiş. Yakılmış, dövülmüş ve bu cansız biçime mahkûm edilmiş.

Düşünüyorum... Acaba bütünleşmeyi başaramayan şey demir değil de ben miyim? O olduğu gibi duruyor da, yaşamın ırmağını ben mi terk ettim? O gerçekten yaşıyor da, aramıza giren pastan ve kandan duvar tarafından mı engellendim?

Duvar... Boyun eğmişliğin ve ölmüşlüğün daha gaddar, daha korkunç olan hâli. İnsan elinin topraktan kopardığı yüzlerce küp, şuursuz gardiyanlar misali karanlığa dizilmiş. Hepsi birleşince korku verici bir şekle bürünüyor, tek başlarınayken sahip olmadıkları yeni bir işlev kazanıyorlar: Durdurmak. Tıpkı demir çemberlerin yaptığı gibi. Omuz omuza vermiş bir yığın biçimli kaya, yaşamın bütün esintilerine engel oluyor. Bu barikatı ne ışık, ne rüzgârlar, ne de deniz aşabiliyor.

Deniz... Bu öldürülmüş unsurların içerisinde, geniş geniş nefes alıp verdiğini duyumsayabildiğim tek şey. Sırtımı verdiğim taş yığınının ardından gelen darbe sesleri, denizin hiddetinin işareti. Duvarın geçit vermediği dalgalar öfkeden köpürmüş, burayı kuşatmak ister gibi saldırıyorlar. Her beşinci dalgadan sonra, daha güçlü bir altıncısının sesleri çalınıyor kulağıma.

Şu anda uzak bir sahildeki terk edilmiş bir hisarda olmalıyım. Birilerinin beni kumlar üzerinde sürüklediğini hatırlar gibiyim. Islak, tökezleyen uzun adımların ardından bu yıkık dökük zindanlara getirildim. O kumsala nasıl çıkmıştım, tam olarak nasıl yakalanmıştım, gariptir ama hatırlayamıyorum. Sanırım hafızamla ilgili ciddi bir problem yaşıyorum. Emin olduğum tek şey, uzunca bir süredir yollarda olduğum. Puslu otlaklardan, derin ormanlardan, gürüldeyen ırmaklardan geçtim. Ya da geçmedim. Zihnimdeki bu imgeler, şimdi hatırlayamadığım bir geceye ait bir rüyanın parçaları da olabilir. Çıkaramıyorum. Kendi ismime bile zihnimin en derinindeki köşelerde rastlayabiliyorum ancak.

Benim adım Okho. Buraya çok uzaklardan, Yssarion'dan geldim.

Ya da gelmedim. Belki de gerçekten bölük pörçük bir rüyanın içindeyim. Zihnimin ırmaklardan sonrasına kurduğu bir hapishanede, uyanışımla son bulacak olan bir kabusun orta yerindeyim.

İster rüya olsun ister gerçek, fark etmiyor. Ne zaman bana olanları düşünmeye başlasam, kendimi rahatsız edici bir sorunun cevapsız gölgesinde buluyorum.

Neredeyim ben?

ya da...

Ne oldu da böylesine uyuyakaldım?
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka