Gönderen Konu: Buzkefen Yolu  (Okunma sayısı 460 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 741
Buzkefen Yolu
« : Ağu 01, 2017, 23:22:56 »
1
Prelüd

Ben Bryn Shander'lı Arkhas. Beni tanıyanlar bana "Uzun Arkhas" derler. Beni böyle çağırmalarının sebebi uzun boylu olmam değil, çevremizde boy konusunda şansı yaver gitmemiş bir başka Arkhas'ın daha olmasıdır.

Ömrümün büyük bir kısmını On Kasaba çevresinde geçirdim. Küçüklüğümden beri Buzyeli Vadisi'nin çeşitli noktaları arasında gidip gelirim. Hayatımı idame ettirebilmek için kasabalar arasında mekik dokuyabilecek, dış bölgelere açılabilecek ve tehlikelere göğüs gerebilecek durumda olmalıyım.

Buzyeli Vadisi'nde yaşam zordur. Şartlar, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar acımasızdır. Bu uzak, soğuk ve zalim bölgede, insanların en büyük uğraşları barınmak, ısınmak ve karınlarını doyurmaktır. Tabii bir de On Kasaba eteklerinde sıklıkla görülen istilacı gruplara karşı tetikte olmak...

Güney Rüzgârı

Ortaklarım ve ben, Bryn Shander'da bulunan "Güney Rüzgârı"  adlı ticarethaneyi beraberce işletiriz. Güney Rüzgârı aslında tipik bir kışlık ambardır. Benzerlerinden pek farkı yoktur. Yarı yarıya yere gömülmüş, geniş ve loş bir mekandır. İçerisi her daim buz gibidir.

Güney Rüzgârı'nda, vadi sakinlerinin ihtiyaç duyabileceği çeşitli tüketim malzemeleri ve pek çok araç-gereç bulunur. Kuru erzak, tabak çanak, kilimler, içkiler, kışlık giysiler, süs eşyaları, gemi ekipmanları, balıkçılık malzemeleri ve bunlara benzer onlarca şey...

Yılın sıcak aylarında, buzlar çözülmeye ve yollar elverişli hâle gelmeye başladığında hazırlıklarımızı yaparak Luskan'a doğru yola çıkarız. Oradan Llast Limanı'na ve şansımız yaver giderse Neverwinter'a kadar gider, vadide bulunması mümkün olmayan ne kadar şey varsa yük arabalarımıza doldururuz. Dönüş yolları hâlâ ılık ve açıkken vadiye doğru yeniden yola çıkmamız gerekir. Kış bastırdığında yollar kapanır, geçitleri buz tutar, kar fırtınalarından göz gözü görmez olur. Ne arabalarımızı ilerletebilir, ne iklim koşullarına direnebilir, ne de kışın karınları daha da acıkan istilacı gruplarla baş edebiliriz.

Güneye yaptığımız seferlerin pek çoğunda, Bryn Shander garnizonunun ihtiyaçları ve komutanlardan aldığımız yetkiler doğrultusunda vadiye silah, zırh, cephane, ilaç ve daha bir sürü askeri malzemeyi de getirdiğimiz olur.
Bu kadar malzemeyi Luskan'dan, karavan yolundan ve akıncı kabilelerin göz altında tuttuğu vadi geçitlerinden elbette ki başıboş geçirmeyiz. Her biri eski birer vadi korucusu olan altı-yedi kadar tecrübeli asker, seyahatimiz sırasında bizlere refakat eder. Mevsime ve iklim koşullarına göre en güvenli yolları belirlemek, gece uykularında gözcülük etmek ve gerekirse istilacıları arabalardan uzak tutmak için gece gündüz çalışırlar.

Öte yandan, bizler de güneyin şişman ve hantal tüccarlarına benzemeyiz. Bir düzine kadar üyesi bulunan Güney Rüzgârı ortaklığı, vadinin sert koşullarında yaşamayı bilen, dayanıklı ve cesur kimselerden oluşur. İşimizin gereği olarak çoğumuz silah kuşanır ve hünerle kullanırız. Silahşör olmayanlarımız da vardır, ki onlar da bir silahı aratmayacak kabiliyetlere sahiptirler.

Güney Rüzgârı ortaklığını korkak ve savunmasız bir karavan grubu sanarak geçmişte bize saldırmayı deneyen kişilerin çoğu geri püskürtülmüş, ısrarcı olanlar ise vadinin karlı zeminine düşmüştür.

1372 Seferi

1372... Uğursuzluklar yılı. Tanrılar Güney Rüzgârı ortaklığını korusun.

Luskan'a varışımızın ikinci gününde, Neverwinter ormanı kıyısındaki pek çok noktada haydutların ve yağmacıların kol gezdiğini öğrendik. Aslında bu her zaman mevcut olan bir tehlikeydi, ama şehrin kapı nöbetçilerinden birisi durumun eskisinden farklı olduğunu anlatınca, sezonu Luskan'da geçirmek konusunda karara vardık.

Böylesi bizim için pek iyi olmadı. Luskan'lılar vadiden getirdiğimiz takas ürünlerine pek ilgi göstermediler. Ayrıca, Bremen'li ortağımız Ristan Ash hariç hiç kimse, kendini bu şehrin sokaklarında huzurlu hissetmiyordu. Her köşesinde ayrı bir suç işlenen, tüccarların bile iş yaparken ellerini kılıçlarının kını üzerinde tuttukları bir yerde siz olsanız rahat edebilir misiniz?

Bütün bir sezonu kirli yataklarda uyuyarak, şehrin bekçileri tarafından azarlanarak, hırsızlara paramızı çaldırarak ve tavernalarda sarhoşlardan küfürler yiyerek geçirdikten sonra, vadiye götürmek istediğimiz malzemeleri büyük ölçüde toplamayı başardık. Bir-iki kalem eksikti, ama onlar için de Luskan'da daha fazla yıpranmaya ve işimizi riske atmaya değmezdi. Hiç özlemeyeceğim bu şehirden bir an önce ayrılmak için hazırlıklara başladık.  Fakat ayrılmadan önceki son gecemizde, olabilecek en kötü şey başımıza geldi.

Pala adlı mekanda kendini bilmez sarhoşun teki, "Güney rüzgârının artık esmediğini" söyleyerek masamıza tükürdü. Bunu önce gergin bir sessizlik, sonra geri dönüşü olmayan hakaretler, sonra da hayatımda gördüğüm en kalabalık han kavgasının başlangıcı izledi.

Hüküm

Şişelerin patladığı, sandalyelerin uçuştuğu ve nasıl olduysa önüne geçemediğimiz bu arbede, o mahallede devriye gezmekte olan birkaç görevlinin yetişmesiyle orta yerinde son buldu. Onları erkenden fark etmiş olan bir-iki rakibimiz acilen sıvıştılar. Biz de geriye kalan saldırganlarla beraber kucaklarına düştük. Görevliler pek de hoş sohbet değildiler.

Sonuç ne mi oldu?

Beni, yoldaşlarımdan üçünü ve bize saldıranlardan iki kişiyi suçlu bularak götürmeye karar verdiler. Şehrin kokuşmuş karanlığında önlerine düştük. İstikamet, aşağılanarak ve itilip kakılarak gireceğimiz Luskan zindanlarıydı. Bu şehrin adaleti ve sağduyusu işte bu kadardı.

Bizi bağırıp duran adamların olduğu bir koğuşa attılar. Sonra da hiçbir açıklama yapmadan çekip gittiler. Hırsızdan kabadayıya, kundakçıdan seri katile kadar herkes oradaydı. İçeriye girdiğimiz andan itibaren bize memnuniyetsiz, ihtiyatlı veya tehditkâr bakışlar atmaya başladılar. Bu korkunç yerden bir an önce çıkabilmemiz için dua etmeye başladım.

Güney Rüzgârı yoldaşlarının çoğu hâlâ özgürdü. Paçayı hızlıca kurtarmak için en büyük umudumuz da buydu. Başlarını yeni bir belaya sokmadan, biz de içeride birilerinin oyuncağı hâline gelmeden bizi çıkarmaları gerekiyordu.

Kuzey bölgeleri için kışın sert olacağı zamanlar yaklaşıyordu. Birkaç güne kalmadan, Dünyanın Omurgası ve çevresi taze karlarla ve buz kütleleriyle kapanmaya başlayacaktı. Buradan bir an önce çıkamazsak her şey mahvolur, hayatlarımız alt üst olurdu.

Han kavgası sırasında bayılmış olan bir saldırganın gözlerini bir daha açamadığını, bu yüzden dışarıda işlerin bir hayli karıştığını, zindandan çıkarılmamızın da üç haftadan önce mümkün olmayacağını bilmiyorduk.

Kurtuluşumuz ise ortaklarımızın çabaları sayesinde değil, içerideyken Caer-Konig'li olduğunu öğrendiğimiz bir görevliyle tanışıp sohbeti ilerletmeyi başarmış olmamızdandı.

Buzkefen Yolu

Luskan'ı adeta kaçar vaziyette terk ettik. Ekibimizin tamamı mevcuttu. Yük arabamız sağlamdı ve her şey yerli yerindeydi. Buna rağmen yelkenler şehrinde yaşananların anısı hâlâ o kadar tazeydi ki...

Olanları unutmayı ve yaşanmamış varsaymayı denesek bile moralimizin düzeleceği yoktu. Hepimiz çok ciddi bir sorunla karşı karşıyaydık.

Buzyeli Vadisi'ne malzeme taşıyarak geçimini sürdüren tek topluluk bizler değildik. Diğer ticarethanelerin yük arabaları çoktan yola çıkmışlardı. Bizim Luskan'ın kapısından çıktığımız günlerde onlar Dünyanın Omurgası'nı geçmiş olmalıydılar.

Para söz konusu olduğunda Buzyeli Vadisi sakinlerinin eli pek bir sıkıdır. Hâli vakti yerinde olanların bile cömert olmaya yetecek kadar altını yoktur. Ticaret arabaları güney yerleşimlerinden senede yalnızca bir kez gelir. Vadi sakinlerinin de yıllık alış-verişlerini yapabilmeleri için yalnızca bir şansları olur.

Düşünmemeye ve konuşmamaya çalışsak da herkes bu acı gerçeğin farkındaydı. Eğer karavan yolunu tercih edersek, mevcut iklim koşullarında Bryn Shander'a dönüşümüz çok uzun sürerdi. Biz kasabaya varana kadar, vadi sakinleri keselerindeki parayı son sikkeye kadar harcamış olacaktı. Bu da bütün emeğimizin çöpe gitmesi demek olurdu. Üstelik kış bastırırken karavan yolunda başımıza bir şey gelmeyeceğinin de garantisi yoktu.
Aslında bir alternatifimiz daha vardı, ama kendi çerçevesinde makul olmaktan çok uzaktı. Herkesin içten içe bunu düşündüğünü, fakat hiç kimsenin bu öneriyi dile getiren kişi olmak istemediğini seziyor, biliyordum.

Luskan'dan önce batıya, sonra kuzeye ve en son doğuya dönerek dağların çevresinden dolaşmak yerine, yüzümüzü doğruca kuzeye, Dünyanın Omurgası dağlarına çevirmeyi öneren kişi ben oldum. İma ettiğim şeyin ne olduğu anlaşıldığında, bu fikri onaylamayan bakışlara maruz kalmış olsam da, en azından hiç kimse bana deli muamelesi yapmadı.

Bunun pek akıllıca bir öneri olmadığının en az diğerleri kadar farkındayım. İnsanların bu kanyona boşu boşuna "Buzkefen Yolu" demediklerini biliyorum.

Kısaca anlatmam gerekirse, Dünyanın Omurgası'nın iç kısımlarına doğru uzanan ve aralarında gizli bağlantılar bulunan bir vadiler-kanyonlar zinciridir. Dikkatsiz gözleri çoğu zaman çıkmazlara sürükleyen, doğru yönü saptayıp doğru tercihleri yapabilenleri ise On Kasaba'nın güneyindeki tundralara kadar ulaştıran saklı bir yoldur.

Buzkefen Yolu'nun 1348 yılında, On Kasaba bölgesine gitmeye çalışan ve ağır kızaklar çekmekte olan bir grup vadili tarafından geçilmiş olduğunu bazılarımız biliyoruz. Fakat ne yazık ki bu acı dolu bir hikâyedir. Bilen az kişi tarafından dillendirilmez ve hanlarda bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılmaz.

Medea adlı bir korucunun başı çekmiş olduğu yoldaş grubu, Buzkefen Yolu'nun güçlü rüzgârları ve elverişsiz zemin koşulları yetmiyormuş gibi, bir de yolculukları sırasında bu vadileri ve geçitleri mesken tutmuş olan ork sürüleri ile karşılaşmış. Kendi hayatlarını kurtarabilmek için savaşmak zorunda kalmışlar. Yüzden fazla orkun artık nefes almıyor olmasının karşılığında, Medea'nın yoldaşlarının da yarısından fazlası kanyonun donuk zeminine düşmüş. Sayıca azalan, soğukta geçirdikleri her gün daha da çaresiz hâle gelen ve ruhsal çöküntüler yaşamaya başlayan yoldaşlar, kızaklarını Buzkefen Yolu'nda terk ederek yola devam etmişler. Sonunda Buzyeli Vadisi tundralarına vardıklarında, perişan ve yardıma muhtaç bir hâldelermiş. Yaşamlarının geri kalanı hakkında kesin bir bilgi yoktur.

Umarım Buzkefen Yolu'ndan geçerken savaşmamız gerekmez. Eğer savaşmak zorunda kalırsak da, Tempus yanımızda olsun.

Arkhas
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 741
Ynt: Buzkefen Yolu
« Yanıtla #1 : Ağu 18, 2017, 11:34:00 »
2
Asanhold

Kuzeye olan yolculuğumuz pek de kolay olmadı.

Pekâla... Belki de ufak tefek aksaklıklardan öte bir şey yaşamamıştık. Ama yolculuğun beşinci gününde, tahıl arabasının sol arka tekerleği bir tümseği aşmaya çalışırken kırılınca, üzerimizde bir uğursuzluğun olduğuna karar verdim. Neyse ki, Aorsten yanımızdaydı.

Birileri araç-gereç kutusunu arıyor, birkaç kişi de telaşla oradan oraya koşturuyordu. Dikkatini kırık tekerlekten ayırmayan tek ise kişi oydu. Aorsten… Onun o zayıf bedeninde, göründüğünden çok daha fazlası vardı. Onu ilk gördüğüm andan beri bunu biliyordum.

Henüz araç-gereç kutusu bulunamamışken, tekerlek onarıldı. Ve yola devam ettik.

Buzkefen Yolu’nun gölgelerini gördüğümüzde, Eleint’in onuncu günüydü. Büyük kaya parçaları, her iki taraftan da soğuk soğuk bize bakıyorlardı. Yolumuzun kolay kısmının geride kaldığını, şartların artık çok daha farklı olacağını işte o zaman anlamıştım.

Bu karanlık ve donuk yola girmeden önceki son büyük molamız, Valdis’in yağdırdığı komutları dinleyerek geçti. Öncü gruplar ve gönüllüler toplanıyordu. Onlar kanyonun ilk birkaç millik kısmında keşif gezisi yaparken, Valdis ve emir erleri arabaların güvenliğini sağlayacaktı. Ben, Ristan, Galdin ve Veena ise, yaklaşan zamanlar için biraz silah talimi yapmak istiyorduk. Bunun için bir fırsatımız daha olmayabilirdi.

Haberler

Yorulanlar henüz soluklanamamış, yemeklerimiz de henüz pişmemişken, tepelerin ardından bir adam belirdi. Kampımıza yaklaştı, ve kendisini Adia köyünün çobanı Taran olarak tanıttı. Beraberinde sürüklediği kırk kadar koyuna bakınca, buna itiraz edemedik. Ufuktan gelişimizi görmüş olan Taran, yolumuzun nereye gittiğini anlamıştı. Bizi uyarmaya gelmişti. Anlattığına göre, kanyon girişinin birkaç mil kuzeyindeki Asanhold Geçidi’nde, geçmiş yıllarda büyük bir çöküntü meydana gelmişti. Tabii ortada geçit meçit kalmamıştı. Burası artık bir yol değildi. Normal şartlarda buradan ne arabalar geçebilirdi, ne de biz.

Dahası da vardı. Çöken yerin dibinden bir yer altı su kaynağı geçiyordu, ve goblinler bunu çok geçmeden fark etmişlerdi. Boşluğun karşı tarafına çöreklenmişlerdi ve güneyden fethedilemeyecek olan varlıklarının tadını çıkarmışlardı.

Ama sonraki aylarda, buraya bir köprü inşa etmişlerdi.

İşte bu son haber şaşılacak cinstendi. Bir köprüyü nasıl bu kadar çabuk yaptıklarını, o köprünün nasıl sağlam kalabildiğini, veya onu neden yapmış olabileceklerini düşünmeye başlamıştım. Zihnimin diğer yarısı da, yoldaşım Elora'nın bu garip çoban üzerinde yarattığı etkinin günün birinde son bulup bulmayacağını düşünüyordu.

Öncüler

Güney Rüzgârı'ndan iki kişi, Aorsten ve Thalisa, kanyona önceden girip çevreyi kolaçan edecek olan öncü gruplara katılmaya gönüllü oldular. Valdis onları, korucuların en iyisi olduğu söylenen Deira'nın yanına verdi. Deira'nın tuhaf bir konuşma tarzı vardır. İçimden yoldaşlarıma şans dilerken, yolculuk sırasında korucuyla iyi geçinip geçinemeyeceklerini merak ettim.

Her şeye rağmen içim rahattı. Böyle bir üçlünün başına kolay kolay bir şey gelmezdi.

Yabancı

Aorsten ve Thalisa'nın, korucu Deira'nın peşi sıra Buzkefen Yolu'na doğru yürüyüşünü izledim. İkinci grubun mensupları olan Aena, Farhan ve Thaine ise henüz buradalardı. Kampımızın kuzey ucunda çember şeklinde oturmuş, yola çıkmadan önceki son saatlerini dinlenerek, ve birbirlerine bazı hatırlatmalar yaparak geçiriyorlardı.

Kafamı çevirip Güney Rüzgârı ekibine baktığımda ise, dikkate değer bir ayrıntının farkına vardım.
Yoldaşım Elora; ne zaman, nereden ve nasıl ortaya çıktığını anlayamadığım hırpani görünüşlü biriyle konuşmaktaydı. Grubumuza ilk kez yaklaşanların hep Elora'ya doğru yöneliyor olmasına artık alışmış olduğumdan, kayıtsız adımlarla yanlarına yaklaştım.

Tanrım... Bu adam son birkaç aydır aynaya bakmıyor olmalıydı!

Neyse ki samimi hareket ediyor ve düzgün konuşuyordu. Adı Ragno'ydu. Anlattığına göre, tepelerin yukarısındaki evinde yaşlı annesiyle yaşıyor, ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Sanırım bizden... ya da Elora'dan bir şey rica etmekteydi. Onlara kulak misafiri oldum.

Değer verdiği, ve özgürce uçmasını istediği Nheera adlı bir kuşun, Buzkefen Yolu'nun içerisinde bir yerlerde yaşayan Lox adlı bir zalimin esaretinden kurtulmasını istiyordu. Sanırım bizden istediği şey, aşağı yukarı bu kadardı.

Ve bir de armağan veriyordu. Elora'nın ellerine tutuşturduğu şişe büyüklüğündeki kristali görünce gözlerim açıldı. O taş ışık mı saçıyordu? Yoksa yorgunluktan hayaller mi görmeye başlamıştım?

Garip bir başlangıç olduğunu söylemem gerek. Özellikle de, köylü gibi görünüp tıpkı bir asilzade gibi konuşan, hayvancılıkla uğraştığını söyleyerek hayatımda benzerini hiç görmediğim bir kristal armağan eden, ve değerli kuşunu bir büyücüye kaptırmış olan bu tuhaf adamın ortaya çıkışından sonra...
 
Goblinler

İkinci keşif grubunun yola çıkmasından kısa bir süre sonra, Deira'nın başı çektiği ilk keşif grubu, kampa sağ salim döndü. Korucu, komutanı bilgilendirmek için onun olduğu yöne doğru giderken, Aorsten ve Thalisa da soluğu bizim yanımızda aldılar.

Haberler, çoban Taran'ın anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu. Goblinler Asanhold geçidindeki çöküntünün üzerine inip kalkabilen büyük bir köprü inşa etmişlerdi. Ve tabii ki bu köprüyü daima kalkmış hâlde tutuyorlardı. Köprünün ardında, işgal etmiş oldukları alanı büyük çitlerle ve siperlerle çevirmişlerdi. Köprünün çevresine okçular mevzilenmiş, arka safları da goblin savaşçıları ve onların uşakları doldurmuştu.

Goblin kampında bunların haricinde, zor zaptettikleri iki tane Worg, kafeste tuttukları bir esir, ve bir de içine yerleşmiş oldukları tahmin edilen yüksek bir mağara girişi vardı.

Valdis'in herhangi bir heyecan belirtisi göstermeyerek karşıladığı bu bilgiler, askerler arasında da benzer bir havada karşılandı. Komutan hepimizin sayısından fazla goblinin yaşamına son vermiş olmalıydı. Ama emir erlerinin bu kadar rahat olmaları garibime gitti.

Goblinler yalnız başlarına bir tehdit sayılamayacak kadar zayıf, çaresiz ve kimi zaman komik olabilen canlılardır. Kısa ömürlerinin çoğunu yeni öğünlerini bulmakla uğraşarak, diğer bir önemli kısmını da kendi aralarında didişerek geçirirler. Zamana dayanabilen bir toplumları, bir yapıları veya bir icatları olmamıştır.

Lâkin, eğer hakimiyeti altına girdikleri bir güç uğrunda örgütlenirlerse, sanıldığından çok daha tehlikeli olurlar. İyi silahlar ve zırhlar yapabilir, korucularımız gibi yetenekli ve korkusuz savaşçılar yetiştirebilir, işlevsel yapılar inşa edebilir, yöntemler geliştirebilirler.

Eğer daha da kışkırtılırlarsa, neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyorum.

Umarım önümüzde uzanan goblin kampı da benzer bir amaca hizmet etmiyordur.

Sanırım bunu görmeden bilemeyeceğiz.

Arkhas
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 741
Ynt: Buzkefen Yolu
« Yanıtla #2 : Ağu 18, 2017, 12:17:28 »
3
Geçiş

Ben Bremen'li Ristan Ash. Bugün Asanhold Geçidi'ni geride bıraktık. Tanrım... Bunu nasıl başardığımızı yazmam gerek! Bunu On Kasaba'da anlatsam, kimse bana inanmaz.

Eleint'in ondokuzuncu gününde, Buzkefen Yolu'nun girişinde durduk. Muhafızlar, bu bölgenin tehlikeden uzakta dinlenebileceğimiz son yer olduğunu söylediler. Ben ise yolun güvenli olabileceği ihtimalini düşünüyor, moralimi bozmamaya çalışıyordum. O çobanın bizimle kafa bulmadığını nereden biliyorduk ki?

Kafilemizi korumakla görevli öncü gruplar, Buzkefen Yolu'ndan içeriye doğru birkaç saat yürüyerek keşif gezisi yapmaya karar verdiler. Aorsten ve Thalisa da onlara katıldı. Bir anlığına onlarla gitmeyi düşündüm, ama sonra vazgeçtim. Bu kadar yolculuk ettikten sonra, bir de bu karanlıkta oraya gitmek çılgınca gelmişti. İşi ustalarına bırakmak gerek.

Önce Deira, Thalisa ve Aorsten'ın grubu, onlardan aşağı yukarı iki saat kadar sonra da Thaine, Farhan ve Aena'nın grubu sırayla yola çıktılar. Ben de onlar dönene kadar silah talimi yapmakta olan arkadaşlarıma katıldım. Bir haftalık yolculuğun üzerine kılıç ve hançer savurarak da enerjimin geri kalanını tükettim. Bir anlığına bayılacak gibi oldum, sonra da vakit kaybetmeden alanı terk ettim. Derin bir uykuya ihtiyacım olacaktı.

Valdis'in lanet olasıca naraları olmasaydı, belki uyuyabilecektim de. Kafamın arka tarafında bir yerlerde bir "Arkadaşlar!" sesi yankılanıp duruyordu. Herif beni tam dört kez yerimden sıçrattı. Bu yüzden, o saatlerde komutan Valdis'e çok ama çok kızgındım.   

Düşünceler

Öncüler akşamın ilerleyen saatlerinde geri döndüler. Aorsten ve Thalisa pek de mutlu görünmüyordu. Nefes nefese anlatmaya başladılar ve Asanhold Geçidi'nin kalabalık bir goblin grubu tarafından işgal edilmiş olduğunu söylediler. İçimden bir sürü küfür ettim. Goblinleri sevmediğimden değil, bize bir sürü zorluk çıkaracakları için.

Ama ne yalan söyleyeyim, goblinleri de hiç sevmem.

Ve sadece goblinler olsa iyi. Uçurum, barikatlar, worglar... Hepsi gerçekti. Şu çoban ne yazık ki haklı çıkmıştı. Ah, Ristan! Çok iyimsersin.

Goblinlere "Merhaba! Biz geldik!" diyemezdik ya? Herifler bir çobana bile ok atmışlar. Acaba bizi, ve arkamızdaki oniki yük arabasını gördüklerinde kafamıza neler atarlardı? Taşıdığımız şeyleri bir öğrenseler, lağımcılarını yollayıp kampımızın altına kadar tünel bile kazdırabilirlerdi. Ne olup bittiğini anlayamadan, hepimiz havaya uçardık.

Sahi, biz o arabaları oradan nasıl geçirmeyi düşünüyorduk? Bunun akla mantığa yatkın bir yolu var mıydı? Ah! Lanet olsun. Karavan yolunu niye terk etmiştik ki sanki?

Bunları düşünürken Arkhas'la göz göze geldim. Bana çok tuhaf baktığını fark ettim. Acaba ben sesli falan mı düşünüyordum? Yoo, olamaz. O halde nasıl...

"Oradan geçeceğiz Ristan!" dedi Arkhas. Böyle bir şey beklemiyordum. Tırsmadım desem yalan olur.

Sonra kırbaç gibi şaklayan yeni bir "Arkadaşlar!" silsilesi ile kendime geldim. Uyanıkken bile beni yerimden sıçratıyordu ya... İşte o an, önemli bir karar verdim. Yeni bir öncü grup falan belirlenirse, sırf komutan Valdis'in uzağında olmak için başı ben çekecektim! Buzkefen'de bir mağara oyuğu bulur, üzerimize birkaç battaniye çeker, rahat rahat uyurduk.

Karar

Gecenin yarısında, sönmekte olan ateşimizin başında toplanmış, Asanhold Geçidi'ni nasıl aşacağımıza dair fikirler üretmeye, mantıklı bir karar vermeye çalışıyorduk. Çoktan dalmış olan Mari haricinde herkes uyanık görünüyordu. Ama hepimiz o kadar yorgunduk ki, Aorsten ve Valdis haricinde konuşan pek kimse kalmamıştı.
O ikisi de, hararetli bir tartışmanın içindeydiler.

Komutan Valdis, savaşabilecek herkesi toplamak, karanlığın örtüsü altında geçide doğru yürümek ve hava aydınlanmadan evvel goblinlere bir sürpriz yapmakla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Aorsten ise bunu gereksiz ve gaddarca buluyordu. Aorsten'a göre, sürpriz şansımızı kan dökmek için değil, goblinler alarma geçip kalabalıklaşmadan evvel kampın içinden hızla geçmek için kullanmak daha doğruydu. Biz bir geçitten geçmek istiyoruz diye bir sürü goblinin canına kıymamalıydık. Aynı şekilde, bizler de kendimizi benzer bir tehlikenin içine atamazdık. Güney Rüzgârı üyeleri zeki, becerikli ve zorluklara direnebilecek güçteydi. Ama ya savaşmak? O bambaşka bir şeydi.

Aorsten ne Güney Rüzgârı'nın bir ortağıydı, ne de söz sahibi bir askerdi. Buna rağmen, çevresindeki insanlar üzerinde güçlü bir etki yaratmaya başladığını fark ettim. Canlılara ve yaşama derin bir saygısı vardı. Kafası da zehir gibi çalışıyordu. Bir de tartıştığı kişinin ne kadar dikkafalı olduğunu bilseydi...

Derken, komutan Valdis onun önerisini kabul etti! Buna şaşırmadan edemedim. Şaşırmıştım, çünkü Aorsten'ın planında da oldukça riskli ve korkutucu ayrıntılar vardı. Hata yapılmaması gerekiyordu. Hiçbir şeyin ters gitmemesi gerekiyordu. Planlanan şey başarıya ulaşsa bile -ki bu kulağa gerçekten de çılgınca geliyordu-, yolculuğun devamında da çok büyük bir tehlike altında olacaktık. Kedi uykusunda uyumamız, hatta uyku denen o hülyalar aleminden mümkün olduğunca uzak durmamız gerekiyordu.

"Ben gönüllüyüm!" dedim Aorsten'a, soruyu başkasının cevaplamasını beklemeden.

Zordu, belki de imkansızdı. Ama onun gözlerine bir baksaydınız, ne yaptığını bildiğini görürdünüz. Ben anlamıştım. O anlarda güvenli olan tek yer, Aorsten'ın yanıbaşıydı.

Kuzeye Yürüyüş

Kamptan ayrılalı neredeyse iki saat olmuştu. Karlara bata çıka, kaygan zeminlerde düşe kalka ilerliyordum. Yürüyüş düşündüğümden çok daha zor geçiyordu. Vücudumun neresini açıkta bırakırsam soğuk esinti beni oradan yakalıyor, acımasızca ısırıyor, adeta saldırıyordu. Aorsten ve Farhan ise bundan pek şikayetçi değildiler.
Evet ya, Farhan... Komutan Valdis, emrindeki koruculardan birini de bizimle beraber göndermişti. O saatlerde buna sevinsem mi, üzülsem mi bilememiştim. Farhan güçlüydü. Sertti. Başımız sıkıştığında onun arkasına sığınabilirdik. Ama ben Valdis'in aklında başka bir şeyler olduğundan şüpheliydim. Belki de Aorsten'ın açığını arıyordu. İşler umduğumuz gibi gitmezse buna Farhan'ın gözleriyle şahit olabilir, sonra da bunu kullanarak otoriteyi tamamen eline almak isteyebilirdi.

Bundan hâlâ şüpheliyim.

Ve işte! Oradaydılar. Son dönemeci de döndüğümüzde, meşhur goblin kampının cılız ışıklarını zar zor seçebilir oldum. Soğuk hava gözlerime doluyor, uçuşan kar zerrecikleri tozu dumana katıyordu. Eğer burada donup gitmezsek, bizi görmeleri biraz zor olacaktı.

Aorsten'ın bana eliyle işaret ettiği yöne doğru onu takip etmeye çalıştım. Uzun dakikaların sonunda, her tarafımız kara bulanmış hâlde kanyonun batı duvarına ulaştık. Uzun ve siyah kaya bloklarının dibinden yürümek hem daha kolay, hem de daha güvenli olacaktı.

Çok geçmeden, uzaklardan gelen o tuhaf uğultuyu işittik. Büyükçe bir taş parçasının ardına geçtiğimizde ise, goblinlere ne kadar yakın olduğumuzun farkına vardık. Artık onları açık seçik görebiliyordum. Kor ateşlerinin kızıl haresi içerisinde bir o yana, bir bu yana gidip gelen küçük, siyah silüetler...

İçlerinden birkaç tanesi, devamlı olarak uçurumun karşı tarafını gözlüyordu. Rahatsız eden bir sıklıkla da bizim bulunduğumuz tarafa bakıyorlardı. Henüz bizi görmemişlerdi. Ama nasıl olduysa, gelişimizi bekliyor gibi davranıyorlardı.

Uçurum

Uğultu, gürültüye dönüştü. Dibinden bir yeraltı suyunun akıyor olduğu Asanhold çöküntüsünün ağzına kadar ulaştık. En yakındaki goblinle aramızda en fazla yedi metre vardı. Bu durum beni iyiden iyiye germeye başlamıştı. Ellerimi ve ayaklarımı kullanamaz durumdayken bir goblinin taş menzilinde olmak hiç de akıllıca değildi.

Özellikle de taş, heriflerin bize atacakları en son şey iken.

Uçurumun karşı kısmına nasıl geçeceğimiz konusunda kısa bir kararsızlık yaşadık. Hangi yöntemle geçilmeli, ve hangi ekipmanlar kullanılmalıydı? Ristan, eğer bir şeyi iyi bilmiyorsan Aorsten'a kulak ver!

Önce Farhan, onun ardından da ben, batı uçtaki kanyon duvarına yapışarak karlı zemini terk ettik. Duvara tutunarak boşluğun üzerinde yürümek... Aman tanrım! O geçişi düşündüğümde şu an bile tüylerim diken diken oluyor.

O tehlikeli geçiş esnasında aşağıya bakmamaya çalıştım, ama o nehir altımızda öyle gürüldüyorken bu tabii ki mümkün olmadı. En azından, eğer düşersem sert veya sivri bir yere değil, suya düşeceğimi düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. O suyun ne kadar soğuk olduğunu, akıntının beni nereye götüreceğini, veya kurtulsam bile o ıslak hâlimle bana neler olacağını düşünmemeye çalışarak...

Derken, Farhan'ın ayağını bastığı bir taş çıkıntısı aniden koparak suya düştü. Herif de neredeyse taşın peşinden gidecek, az önceki sulu fantazilerimde başrol oynayacaktı. Neyse ki Farhan düşmedi. Ve neyse ki, taş nehre düştüğünde çöküntünün içinde yankılanan o "clop!" sesini yalnızca biz duyduk.

Toparlandıktan sonra hızlı bir manevrayla karşıya geçti Farhan. Bir kar tepeciğinin arkasına yatarak kendisini gizlemeyi de başardı. Sıra bendeydi. Goblinlerin dikkati yine bu tarafa kaymadan, hemen karşıya geçmem ve saklanmam gerekiyordu.

Ama olanlar tam olarak şöyleydi: Buzlu bir taş parçasına basınca kaydım. Dengem bir anda altüst oldu. Eğimli kaya bloğun kenarı boyunca, sürtünerek ve çarparak, türlü sesler çıkararak, çaresizce aşağı kaydım. Nehrin buz gibi suyu, aşağıda beni bekliyordu.

Pamuk İpliği

Tam göbek göbeğe denk geldiğim şişkin bir kaya parçasını kavramayı başarınca, düşüşüm de şans eseri son bulmuş oldu. Peki buna sevinebildim mi? Hayır. Çünkü sağım solum patlamış, yara bere içinde kalmıştım. Bremen'in tavernalarında beni linç etselerdi de, birkaç kaya bozuntusundan böyle dayak yemeseydim!
Üstelik goblinler bu gürültü patırtıyı duymamış olamazlardı. Resmen ayvayı yemiştik.

O korku dolu anları hatırlamak bile istemiyorum. Paniklemiştim. Arkadaşlarım için duyduğum endişe öyle büyüktü ki, bana kendi postuma verdiğim değeri veya yaralarımın acısını çoktan unutturmuştu. Harekete geçmekten veya bir şeyler düşünmekten bile aciz bir hâldeydim. Tek yapabildiğim, gözlerimi yukarıya çevirmek ve orada olup bitenleri görmeye çalışmak olmuştu.

O kaya parçasının üzerinde umutsuzca yatarken, gözlerimin önüne bir halat parçası düşüverdi.
Bana kalırsa bu inanılmazdı! Yoldaşlarım, tam da varlığımızı belli ettiğimiz anlarda beni kurtarabilecekleri birkaç değerli saniye yaratmışlardı. Bunu nasıl başardıklarını ise daha sonra Farhan’dan dinledim.

Geçişimizi adım adım izleyen, bir yandan da sürekli olarak goblinleri göz hapsinde tutan Aorsten, benim kötü bir biçimde düştüğümü görünce derhal Farhan’ı uyarmış. Bunu da zihinsel bir ileti yollayarak, goblinlerin duyamayacağı bir biçimde yapmış. En azından Farhan öyle söylüyor. Güçlü korucu beni yukarıya çekmeye uğraşırken, goblinlerden birkaçı da durumu fark etmiş. Onun olduğu tarafa doğru hareketlenmişler ve korucumuzu gizleyen kar tepeciğini aşmaya yeltenmişler. Tam işler sarpa saracakken, Aorsten gizemli kuzgunu Gece’yi onların üzerine göndermiş. Cesur kuş, sert birkaç pike yaparak goblinlerin dikkatini dağıtmış. Ben de bu sayede yukarıya çıkabilmişim.

Çöküntünün ağzına kadar yükselip, uçurumun kenarından kendimi yukarı çekmeye çalışırken ise onları kendi gözlerimle gördüm. O kadar yakındaydılar ki, “Bittik!” dedim.

İlk Temas

Hâlâ beni kurtarmaya debelenen Farhan’ın güçlü kollarından kendimi sıyırıp ayağa kalkmaya çalıştım. Zayıf ışıkta açıkça görebildiğim bir goblin, okunu alnımın orta yerine yapıştırmak üzereydi.

Gizli hançerlerimden birini hızla elime alırken, tek bir şansımın olduğunu biliyordum. Nişan almaya ise vaktim yoktu. Bıçağı, küçük siyah silüete doğru körlemesine fırlattım... Ve onu düşürdüm! Farhan da çoktan ayaklanmış, bize doğru gelen diğer goblini karlara sermişti.

Kısa bir bakışmanın ardından, Farhan ve ben eşzamanlı olarak köprüye yöneldik. Tam da o saniyelerde, görevi köprüyü çalıştırmak olan iki goblin derin bir uykuya daldılar. Bu da Aorsten’ın gizemli güçlerinin bir parçasıydı.
Tedirgin bir biçimde etrafımıza bakındık. Goblin kampının diğer kısımlarında her şey yolunda görünüyordu. Uzaktaki diğer goblinler ya hiçbir şey duymamışlardı, ya da ufak tefek birkaç gürültüyü önemsememiş, tehdit olarak algılamamışlardı.

Asıl korkutucu kısım ise daha yeni başlıyordu. Kalbim güm güm atmaya başladı.

Goblin kampı henüz uyanmamış olabilirdi. Ama Farhan ve ben, aşağı yukarı beş-altı metrelik bu küçük köprüyü indirmek için çarklara asıldığımız zaman öyle bir ses çıkacaktı ki, kamptaki bütün kafalar bize doğru dönecekti. Arabalarımız, içindeki askerlerle birlikte köprüye varana kadar, en azından iki dakika boyunca kaderimizle baş başa olacaktık.

Metal çarklara var gücümüzle asıldık. Kollarım bununla meşgulken, gözlerim de yere düşürmüş olduğum o goblinin cansız bedeniyle yeniden buluştu.

Bremen’deki gençlik yıllarımdan beri tahtadan hedeflere bıçak fırlatırım. Bir gösteri yapıp birkaç metelik kazanabilecek kadar da iyiyimdir. Ama bu hünerimle bir yaşamı sonlandırmış olmak… Durumumuz ne olursa olsun, bu hiç hoşuma gitmemişti. Goblin yere ilk düştüğünde, gözlerimi birkaç saniye boyunca ondan alamamıştım. Alamazdım da.

Başka bir canlıya ölüm getirdim. Ve bundan hiçbir zaman gurur duymayacağım.

El Yapımı

Köprü, kafilemizin olduğu karşı tarafa doğru gümleyerek düştü. İşte başlıyordu...

Aorsten hiç vakit kaybetmeden işaret fişeğini ateşledi. Bu ışıklı ve yankılı patlama, bir anlığına hepimizi şaşırttı. Şimdi sıra Güney Rüzgârı'ndaydı. Arabalar derhal yola çıkmalı, ve kafilemiz köprüyü son sürat geçmeliydi. İçimden hem onlara, hem de bize şans diledim.

Sonra gözlerimi yeniden köprünün karşı tarafına çevirdim. Yanımıza koşarak bizlerle bir araya gelmesini umduğum Aorsten'ı arıyordum. Aorsten... Aorsten... Neredesin?

İşte! Oradaydı. Ama... gelmiyordu. Elinde bir şey gördüm. Şeffaf, parlak... onunla bir şeyler yapıyordu. Yoksa o bir şişe miydi? Bir şişeyle ne yapıyordu ki?

Biz daha bir araya toplanamamışken, tam arkamızda bulunan mağara oyuğundan üç goblin daha fırladı. Yüzümü onlara döndüğümde, gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. İki yanında birer goblin nişancısı ile, iri yarı, gür sesli, alev bakışlı o goblin... Zırhı parlaktı. Silahları usta işiydi.  Diğerleri üzerinde kontrol sahibiydi. Bizi gördü, işareti verdi ve nişancıların okları bize doğru gerildi.

Ve sonra, biz kesinleşmiş ölümümüz için geri sayıyorken, tepemizden parlak bir cisim geçti. Bir şişeydi bu. İnsaflarına kaldığımız üç goblinin tam arkasına düştü. Ve orada öyle bir patlama oldu ki, goblin nişancıları çaresizce etrafa savrulurken, liderleri olan goblin de az önce içinden çıkmış oldukları mağaraya kendini zor attı.

İşte bu bir mucizeydi. O mesafeden böyle bir atış yapmak... anlatsalar inanmazdım. Tabii yaklaşan savaşın gerginliğiyle bunu düşünecek değildim. Korucu ve ben, Aorsten'a minnetimizi bir bakışla gösterdik. Sonra hemen döndük ve goblin kampında nelerin olup bittiğini inceledik.

Onları görüyor ve duyuyordum. Birbirlerine bizi işaret ediyorlar, çığlıklar atıyorlar, silahlarına koşuyorlar, saf tutuyorlardı. Worglar ise adeta çılgına dönmüştü. Korkudan delirmek üzereydim. Bizi resmen çiğ çiğ yiyeceklerdi!

Hücum!

Henüz arabaların ne görüntüsü, ne de sesi vardı. Bu belirsizlikte korkudan içim içimi yiyordu. Bir anlığına, kafilenin zamanında yetişemeyeceğine dair bir korkuya kapıldım. Goblinler çitlerin etrafından dolanıyor, karanlıklara örtünerek sinsi sinsi yaklaşıyor, geçen her saniye önlemlerini biraz daha artırıyorlardı. Güçlü korucu Farhan kendini bu durumdan kurtarabilirdi şüphesiz. Peki ben ne yapacaktım?

Sonra o garip heceleri duydum. Gür, melodik, anlaşılmaz… ve korkutucu. Ya birileri yüksek sesle dua ediyordu, ya da uğursuz goblinin teki… Ama... Yoo, hayır.

Bu Aorsten’dı! Onun sesinin o tuhaf tınısı rüzgârın sesiyle yarışırken, goblin kampının doğu kısmında aniden göz gözü görmez oldu. Worgların ve sahiplerinin bulunduğu bölge, çatırdaya çatırdaya yerden biterek dört bir yana uzanan sarmaşıkların istilasına uğradı. Goblinlerin doğu çitinde bulunan kapıları da böylelikle kapandı. İşte ben her şeyi o anda anlamıştım.

Aorsten’ın planında açık falan yoktu. Goblinlerin bizi doğu-batı yönlü kuşatabilmesi artık olanaksızdı. Yüzümüzü batı kısmındaki çitte bulunan kapıya doğru döndük. Orası, hâlâ açık olan son kapıydı. Birkaç goblin yarması, çevreye dağılmış olan goblin uşaklarını bir araya toplamaya uğraşıyordu.

Bana uzun dakikalar gibi gelen bu endişe dolu bekleyişin sonunda, birinci arabamız nihayet köprüye giriş yaptı. Aynı anlarda iki tane koca goblin savaşçısı, beraberinde beş tane uşakla batı kapısına doğru koşuyordu. Orası, arabalarımızın geçebileceği tek yerdi. Eğer oraya etten duvar örerlerse, ve eğer arabalar bu yüzden durmak zorunda kalırsa, bu resmen sonumuz olurdu.

Sonra, hareket hâlindeki arabadan fırlayan komutan Valdis’i gördüm. Asker Kail de onun hemen ardından karların üzerine atladı. Farhan ve ben önce birbirimize, sonra da onlara baktık. Komutan koşarak önümüzden geçerken, goblinlerin toplandığı kapıyı işaret ediyordu. Kıpkırmızı suratıyla bir şeyler söylüyor, daha doğrusu avaz avaz bağırıyordu.

Sanırım “Hücum!” diyordu.

Batı Kapısı Çarpışması

Arkamızdan yetişen Aorsten’la beraber beş kişi olmuştuk. Çarpışmanın kaçınılmazlığı, ve komutanın o kıpkırmızı suratı sanırım beni bir tür transa sokmuştu. Onlarla birlikte kapıya doğru koştum. Neyime güveniyordum, inanın bilmiyorum.

Araba konvoyunun ucu artık tam arkamızdaydı. Eğer hızlı olmazsak, hepsi durmak zorunda kalacaktı.
Kapıya goblinlerden önce varmıştık. Vakit kaybetmeden goblin sahasına geçiş yaptık, ve yarım daire şeklinde yaklaşarak bizi kapıya sıkıştırmaya çalışacak olan rakiplerimizle yüzleştik. Özellikle de iki goblin yarması, ağır savaş zırhları ve en az boyum kadar olan madeni gürzleriyle göz alıcıydı. Ve bir tanesi tam karşıdan bana doğru geliyordu!

Sonra silahlar konuştu. Her şeyi bölük pörçük hatırlıyorum. Farhan hızla yanımdan geçmiş ve kendini düşmanlarımızın üstüne atmıştı. Birkaç goblin, Aorsten’ın büyüsüne karşı gelemeyerek ortalık yerde uyuyakalmıştı. Kail’in kılıcı, rakiplerinin açığını ararken havada birkaç kez çınlamıştı. Doğu kampındaki sarmaşıklar çekilmiş, worglar ve sahipleri yola çıkmıştı. Valdis, goblin yarmalarından biriyle kıran kırana bir mücadele içerisindeydi.

Diğer goblin yarması da benim cılız bedenimi gafil avlamak üzereydi. O büyük gürz... Havayı yarıp geçerken çıkardığı o ses…

Aman tanrım…

Ristan Ash



Asker

Goblinlerin düşürdükleri ilk kişi, Güney Rüzgârı ortaklığından Ristan Ash olmuştu.

Alelacele ve düzensizce hücum ettiğimiz batı kapısında, düşman saflarının düzenini bozmuştuk. Arabaların yolu da açılmıştı. Güney Rüzgârı ekibi, yük arabalarını büyük bir hızla oradan geçirmeye çalışırken, biz de onları korumaya çalışıyorduk. Tabii karşımıza dikilen koca adamlar hiç de kolay lokma değildiler. Sert vuruyorlar, hiç pes etmiyorlardı.

Kapıdaki savaş başlar başlamaz, kendimi arka saflardaki goblin okçularının üzerine atmıştım. Yoldaşlarım goblin yarmalarını geçmeye çalışırken bir yandan da oklara hedef olmamalıydı.  Ben yaklaştığımda okçular paniğe kapıldılar. Yaylarını yere atıp topuzlarını çektiler. Amacım da tam olarak buydu, yani okçuları saf dışı bırakmak.
Sonra onu gördüm. Elora’yı…

Kendisini taşıyan arabanın sürücüsünün yanıbaşında, sarsıntılara va tehlikeli savaş ortamına aldırış etmeden ayakta duruyor, her şeyi daha hakim bir açıdan izliyordu. Keşke onu, arabaların oraya gelişinden önce de bir görebilselerdi. Yüzleri boyalı korucular, usta askerler veya paralı refakatçiler, olayları yalnızca kendi bakış açılarından görüyor, savaş veya stratejiden başka hiçbir şey konuşmuyorlardı. Peki sizce bu yürekli kadın, o sırada ne yapıyordu?

Elora, kahramanların dikkate değer bulmayacağı onlarca küçük ayrıntıyla tek tek, kendi başına ilgileniyordu. Güney Rüzgârı kafilesinin ruhunu yüce tutmak, umutsuzluğa düşmüşlere moral vermek, hastalarla ilgilenmek, düzeni ve disiplini korumak bunlardan yalnızca birkaçıydı. Eğer o olmasaydı, dört bir yana savrulmuş ikili üçlü gruplar olarak kalırdık. Hem beden hem de ruh cephesinde bu mücadeleyi kolaylıkla kaybederdik. Ama o varken her şey ve herkes bir aradaydı. Tek vücuttuk. Zorluklar vardı, ama aşılacaklardı.

Sözüm, onun gibi zarif birinin, Güney Rüzgârı'nın sert çehreleri arasında nasıl olup da yer edinebildiğini sorup duranlara. Komutan Valdis'i ölümün karanlık kucağından çekip alan, ve bir an önce sağlığına kavuşabilmesi için her şeyi seferber eden kişi sizce kimdi?

Mücadelenin yalnızca savaş sahasında yaşanmadığını hâlâ anlayamıyor musunuz?

Düşüş

Hızla yaklaşan worgların üstümüze atlamasına artık saniyeler kalmıştı. Ristan'ı yere sermiş olan goblin yarmasının işini bitirmiş, uşakların da neredeyse tamamını etkisiz hâle getirmiş, orada kendimize birkaç saniye yaratmıştık.

Komutan Valdis diğer goblin yarmasıyla amansız bir çarpışmanın içindeyken, Aorsten ve ben, dostumuz Ristan'ı zar zor kendine getirebildik. Onu beraberce ayağa kaldırdık, ve arabalardan birine binip buradan kurtulabilmesi için ona yardımcı olduk. Balıkçı olarak seslendikleri bu adamcağıza saygı duyuyorum. Dostlarının yolunu açabilmek için kendini büyük tehlikelerin içine attı.

Ristan'ı arkadaki arabalardan birine bindirir bindirmez, nefeslerini artık ensemizde hissetmeye başladığımız worglarla yüzleşmek için arkamızı döndük. Farhan, binicisini üstünden atmış olan çılgın worgla boğuşmaya çoktan başlamıştı. Ben de diğer worga doğru koştum. Üzerinde mızraklı ve kalkanlı binicisinin de olduğu, çok daha tehlikeli görünen ikiliye doğru...

Tempus... Bana güç ve cesaret ver.

Bu devasa köpekler çok hızlı ve yırtıcıydılar. Isırdıkları şeyi koparacak güçlü çeneleri, zırhlarımızı parçalayabilecek keskin pençeleri vardı. O ikiliyle baş edemeyeceğimi, daha dövüş başlar başlamaz anlamıştım. Ben mızrağın hamlelerini savuşturmaya çalışırken, kudurmuş köpek bacağımı ısırıyor, pençelerini etime geçiriyordu.

Korucu Farhan da kendi önündeki worgu durdurmaya uğraşıyordu ve tahminimce o da zor durumdaydı. Ölümün bize adım adım yaklaştığını seziyordum. Savaşın gidişatı pek umut verici değildi. Bir süredir dövüşmekte olduğu goblin yarmasını hâlâ yenememiş olan Komutan Valdis de yardımımıza koşamıyordu.
Koşamıyordu, çünkü az önce başına çok ciddi bir gürz darbesi almıştı. Bunun üzerine yeri ve yönü kaybeden talihsiz komutanımız, sırtına aldığı son bir darbeyle düşmüştü. Biz worglarla boğuşup ondan gelecek yardımı beklerken, o çoktan karanlıkta kaybolmuştu.

Valdis'i orada öyle görünce, ben de kendi karanlığımın içine düştüm.

Gözbağı

Dövüşecek, sonra da ölecektim. Ben ölecektim, ama hiçbir goblin Güney Rüzgârı'nın arabalarına dokunamayacaktı. İlk işimiz, Valdis'i düşüren goblin yarmasının soluğunu kesmek oldu. Ve bakın sonra neler oldu.

Çarpıştığım worg binicisi, durduk yerde kafa üstü yere çakıldı. Buna ne worg sebep olmuştu, ne de ben. Bu işte bir tuhaflık vardı, ama o sırada buna kafa yoramayacak kadar meşguldüm. Yorulmuştum. Kötü yaralanmıştım ve her iki worg da hâlâ sapasağlamdı.

Daha birkaç saniye geçmemişti ki, Farhan ve ben, worgların ilgi odağı olmaktan çıktık. O ana dek gözleri dönmüş bir hâlde bizi parçalamaya uğraşan o köpekler, kuzey yönünde dikkatlerini cezbeden yeni bir şey gördüler. Bizim de göz ucuyla fark etmiş olduğumuz bu şeyi görebilmek için, o yöne baktık.

Şeklini tam olarak tarif edemeyeceğim, dağ devlerine benzeyen bir şeydi. Önce yakına kadar gelmiş ve gölgesini üzerimize düşürmüştü. Sonra da saldırgan hareketler yapmaya başladı. Worgları şaşırtan şey işte buydu.

Worglar her zaman daha güçlü ve tehditkâr görünen rakiplere odaklanırlar. Orada da aynı içgüdüsel tepkiyi verdiler. Önce bizden uzaklaştılar. Sonra da devin etrafını sararak yeni bir saldırıya hazırlandılar. O sırada gözlerim, tesadüfen Aorsten'a kaydı.

Tamamen deve odaklanmış olan taş kesilmiş yüz ifadesiyle, bir şeyler mırıldanıyordu. Onun dudakları hareket ettikçe, devin bacakları da hareket ediyordu. Bu yeni olayı ilgiyle izlemeye başladım. Dev önce worgları kışkırtıyor, onlar yaklaşınca da biraz uzaklaşıyor ve sonra yine onları rahatsız etmeye başlıyordu. Bu bir müddet böyle devam etti.

Ah... Tabii ya!

Bu adam, yani Aorsten, bir gizem ustasıydı. Sen çok yaşa Aorsten!

Bizi sen kurtardın. 

Çıkış

Uzaklaşan worglardan birisi geri dönerek bize sürpriz yapmaya çalışınca, stratejik üstünlüğümüzü kullanarak onun işini bitirdik. Bu sırada Güney Rüzgârı'nın onbirinci arabası da sorunsuz bir biçimde geçişini yapmış, ve üzerinde goblinlerin olmadığı güvenli bir yere varmıştı. Onikinci ve sonuncu araba da o sırada önümüzden geçip gitmekteydi.

Yol artık açıktı. Biz de o son arabaya atlayıp oradan hızla uzaklaşmalıydık. Olanların haberini alan goblin lideri, mağarada ne kadar adamı kaldıysa toplayacak ve üzerimize gelecekti. Eğer acele etmezsek bu çok hızlı gerçekleşebilirdi, ve biz yeni bir saldırıya karşı koyabilecek hâlde değildik.

Farhan'ın güçlü kolları, Valdis'in ağır ve hareketsiz bedenini çabucak arabaya taşıdı. Biz de onun peşinden yük vagonunun içine atladık. Araba hızlı bir şekilde goblin kampını terk ederken merak ettiğim tek şey, komutanımın hayata tutunup tutunamayacağıydı. Valdis'i dikkatli bir biçimde yatırdık. Anlayabildiğimiz kadarıyla, durumuna baktık.

Yaşıyordu.

Yaşıyordu, ama hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Onu kurtarmak veya iyileştirmek, bizim hünerlerimizin çok ötesindeydi. Çok korkmuştum. Onun miğferine isabet etmiş olan darbeyi görseydiniz, siz de çok korkardınız.
Şifacı Inzar'ın hemen, o an gelmesi gerekiyordu. Yoksa...

Derken yük vagonunun arka tentesi aralandı. Gelen Elora'ydı. O içeriye giriği anda, içine düştüğüm karamsarlıktan hızla arınmaya başladım.

Elora'nın iyi olması benim için bir müjdeydi.

Kail



Uyanış

Kendi kendime ayaklanıp, doğru düzgün yürüyebilecek hâle geldiğimde, lanet olasıca goblin kampının kuzeyindeki bir noktada durmuştuk.

Yürüyordum yürümesine de, göğsüm nefes alırken bile ağrıyor, bana acı veriyordu. O pis kokan, fazla yemiş goblin savaşçısı göğüs kafesimin üstüne fena vurmuş. Anında iki seksen uzanmışım. Onca şey yetmiyormuş gibi, dostlarım bir de benimle uğraştılar.

Bir süredir annesine söylendiğim diğer büyük goblin ise, Valdis'i ağır yaralamış. Onun iyi olacağına inanıyorlardı... İnanıyorlardı... "Tanrım!" demiştim içimden... "Şu hâle bak!".

İyi kurtulmuştuk. Ama durum yine de öyle üzücüydü ki, Elandor bile malzemeleri saymaya yeltenmiyordu. Yardım edebilecek bütün ellere ihtiyaç vardı. Artık siz anlayın...

Normalde korkudan ödümüzün patlıyor olması lâzımdı. Ardımızda, tanrı görünüşlü bir goblin bırakmıştık. Tahminimce o sırada intikam naraları atıyor, şişiyor ve kabarıyor olmalıydı. Kim bilir öfkeliyken nasıl görünüyordu?

Bir şeyden emindim. O günü toparlanmakla geçirip, ertesi gece yola çıkacaklardı. Karda izimizi kolayca sürecek, kampımıza sinsice sokulacak ve hepimizi öldüreceklerdi. Ama nasıl oluyorsa, kimsenin yüzünde buna dair bir endişe, bir korku görmüyordum.

Elora bir oradaydı, bir burada. Herkes kendi derdine düşmüşken, o hepimizin iyi olması telaşındaydı. Yaralılarla ilgileniyor, yapılması gereken her şeyi görüp yaptırıyor ve hiçbir detayı atlamıyordu. Valdis'in, yaşamını ona borçlu olduğunu bile söylüyorlardı.

Ve sanırım, onun geçtiği yollarda herkes kendini daha iyi hissediyordu. Ben de öyle...

Goblin kampından geçerken, orada esir düşmüş olan talihsiz cüce için hiçbir şey yapamamıştık. Aorsten, şansımız hâlâ yüksekken birkaçımızın geri dönüp onu kurtarması gerektiğini söylüyordu. Elora ise, hiç kimsenin kamptan ayrılmamasını istemişti. Aslında haklıydı da. Ama cüce dostumuz Galdin'in o üzgün hâli, yüreğimi dağlıyordu.

Çok üzülerek, Aorsten'a izin verdim. Çünkü biliyordum ki o, imkansızların adamıydı.

İki Kuş

Henüz şafak vaktine saatler varken, Aorsten ve siyah tüylü kuşu Gece, kuzeyin karlı dönemecinin ardında gözden kayboldular. Elora'nın isteğine karşı gelmiş olduğum için biraz huzursuz hissediyordum. Acaba bana kırılmış mıydı?

Hayır, elbette ki kırılmamıştı. Hatta bu kurtarma girişimine destek verebilmek için, uzun boylu ve hızlı asker Adus'u da gün ağarırken kuzeye göndermiş, hâlâ dönmemiş olan Aorsten'ı arayıp bulmasını istemişti. Ah, Elora...

Adus yola çıktıktan yarım saat kadar sonraydı. Sabah oluyordu, ve ekibimizin büyük bir bölümü çoktan uykuya dalmıştı. Hâlâ gelen giden yoktu. Endişelenmeye başlamıştım.

Derken onları gördüm. Aorsten... Adus... ve cüce... Nasıl rahatladığımı anlatamam. Adus sırtında ağır bir şey taşıyordu. Ne olduğunu görmek için sabırsızlıkla beklemeye başladım. Acaba yaralı bir esir daha mı vardı? Ya da bir ganimet çuvalı?

Ve sonunda geldiler. Onları selamlamak ve iyi olup olmadıklarına bakmak için derhal yanlarına koştum. İşte o zaman, Adus'un sırtındaki şeyin ne olduğunu öğrendim. Onun bir öteberi çuvalı gibi yere attığı şey, baygın bir goblindi. İşte bu hiç aklıma gelmezdi. Soru sorarcasına Aorsten'a baktım. Ama ona bakarken, cevabı zaten biliyordum.

Cüceye gelince... Adı Dwingor'du. Pek de misafirperver olmayan goblinlerle geçirdiği süre zarfında aç kalmış, eziyet görmüş ve oldukça zayıf düşmüştü... Onu o hâlde görmek beni derinden üzdü. Dostumuz Galdin, gözyaşlarını tutamadı. Dwingor'un kendini daha iyi hissetmesi için bütün imkanlarımızı zorlayacaktık.
Sonra Aorsten'a döndüm. Yorgun, bitkin ama huzurluydu. Tebriklerin en büyüğünü, ve cömert bir ödülü hak etmişti o. Hele Bryn Shander'a bir varalım... Anlattıklarına bakılırsa, onun gibi bir deha için çok da zor olmamıştı. Zaten onun bu işi başaracağından hangimiz şüphe edebilirdik ki?

Sonunda bir köşeye çöküp, uyumadan önce geçirdiğim birkaç rahat dakikanın tadını çıkardım. Sonra da hepimiz, birkaç saatlik deliksiz bir uykuya seve seve teslim olduk.

Ristan Ash
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 741
Ynt: Buzkefen Yolu
« Yanıtla #3 : Ağu 24, 2017, 16:05:23 »
4
Harabeler

Asanhold Geçidi'nin korunaklı bir noktasına kurduğumuz kampta dolaşıyordum. Dönüş için yola çıktığımızdan beri, sol bacağımda bir ağrı vardı. Yürüyüş esnasında bunu kaale almamıştım. Çünkü böyle şeyler benim gibi bir korucuyu durduramaz. Ama biz kampa vardıktan sonra, ağrı artmaya başlamıştı.

Deira bunu öğrenmeden önce bu işe bir çare bulsam iyi ederdim. İçki ve kışlık erzak arabasının arkasına geçip, bacağımdaki durumu görmeye karar verdim. Vagonun arka köşesini döner dönmez de onu gördüm. Yani, Dace'i...

...ve elim bir anlığına kılıcımın kabzasına gitti.

Bu Aorsten... garip birisi. Bir şeyi çözmeye çalışırken hep en zor yolları seçiyor. Beni kırbaçlasalar dahi akıl edemeyeceğim bir sürü fikir üretiyor. Etkileyici numaraları var. Ama bir yandan da korkutucu bir şey bu.

Bu yeni kılık değiştirme işi de, tuhaflıkta geldiğimiz son noktaydı.

Tamam, yetenekli adamdı Aorsten. Ama demek ki, o istemedikçe Dace hiç ölmeyecekti. Bunu düşününce ürperdim. Bu ölülere saygısızlık olmaz mıydı? Böyle bir şeye karşı sessiz kaldığımız için biz de suçlu olmaz mıydık? Tanrıların bizi lanetlememesi için dua ettim.

Aorsten ve Elora Hanım, Asanhold Yıkıntısı'nda kurtardığımız avcı Brutus ve onun koca kurdu ile beraber, geçit goblinlerinin kampına doğru yürüyecekti. Drubbus denen şu goblin lideri ile görüşüp, bir anlaşmaya varmaya çalışacaklardı.

Bir önceki gece, bir kısmını öldürerek kamplarından geçtiğimiz goblinlerin lideri olan Drubbus ile... Boşuna demiyorum, bu adamın aklı başında değil diye.

Bacağımdaki acıyı unutmuştum. Onlar son kontrolleri yapıp dostlarıyla vedalaşırken, bulunduğum yerden sessizce izledim. Hanımımız için çok endişeleniyordum. Eğer onun başına bir şey gelirse, o geçidi goblinlere mezar edecektim.

Kamptaki Adam

Güney Rüzgârı'nın temiz yüzlü lideri, zor saatler geçiriyor olmalıydı.

Arkhas, Asanhold yıkıntısında yaşananların pek de hoş şeyler olmadığını biliyordu. Biz daha ağzımızı açıp bir şey diyemeden, o bunu hissetmişti. Çocukluk arkadaşı ve can yoldaşı Elora'yı karşılayıp onun yüzüne baktığı o an... İki eski dost göz göze geldiğinde Arkhas'ın yüzüne çöken o kahroluş... Acaba liderimiz sırtına bir hançer yeseydi, bu kadar canı yanar mıydı?

Hanımımız iki güvenilmez adamla birlikte kamptan yeniden ayrıldığında, Arkhas'ın ne kadar huzursuz olduğunu gözlerimle gördüm. "Benim hatam... benim suçum!" diye yakınıp duruyordu. Bir oraya, bir buraya yürüyor, hiçbir şeyle ilgilenemiyor, hiç kimseyi dinleyemiyor, konuşmak zorunda kaldığında da tonunu kontrol edemiyordu. Öyle ki, tam o anda bütün arabaları çalıp ortadan kaybolsanız, belki onu bile umursamayacaktı.

Madem bu kadar üzülüp, yakınacaktın... o zaman sen gitseydin! Güzel, zarif bir ruhu karanlık bir diyara göndermektense, gerçek bir adam o karanlığa kendisi girer.

Ben tam böyle düşünürken, onun dik dik bana baktığını fark ettim. O bakış...

Arkhas benim olduğum yöne doğru geliyordu. Nedense o an kendimi çok huzursuz hissettim. Hareket etmek, başka bir yere gitmek istedim ama şüpheye düştüm... Acaba bir başkasına doğru... ama...

"Farhan!" diye gürledi, liderimizin sesinin korkunç yarısı. Olduğum yere çakıldım kaldım. Bacağım o an tamamen iyileşmiş olabilirdi.

Gözlerini benden hiç ayırmadan yanıma geldi. Bir şeyler söyledi, sonra da "Anlat!" dedi. Tam olarak neyi anlatmamı istediğinden pek emin olamamıştım. "Emredersiniz!" dedim, farkında olmayarak.

Korucu Anlatıyor

Bugün uyandığımızda ilk olarak, Aorsten ve Dwingor'un ele geçirmiş olduğu goblin korucusu Kazold'u konuşturduk. Yani... konuşturdular. Benim böyle konularda biraz sert olduğumu düşünüyorlar. Ben de geri çekilip, bu işi Elora Hanım'a ve ona bazı tavsiyelerde bulunan Aorsten'a bıraktım. O sırada siz de yakınlardaydınız.

Kazold bazı önemli bilgiler verdi: Drubbus'un liderliğindeki geçit goblinleri, Buzkefen Yolu'nun derinliklerinde bulunan başka bir hakim gücün emri altındaymış. Birinci ve en önemli görevleri, vadiye girmek isteyen herkesi durdurmakmış. İkinci görevleri de, vadide yaşayan ogrelerin karnını doyurmakmış. Kendi açlıklarını gidermekten bile aciz olan bu goblinler, yakaladıkları tutsakları ogre mağaralarına yolluyormuş. Ogreler bu tutsakları öldürüp yiyerek karınlarını doyuruyor, mağaralarından çıkmıyor, sorun yaratmıyormuş. Bu... korkunç bir şey. Sanırım buradaki herkes ogrelerden çok korkuyor.

Kuzeydeki hakim gücün sözcüsü olan şu kızıl saçlı Dace, sık sık Drubbus ile görüşmeye gelirmiş. Goblinlere malzemeler getirir, bazı talimatlar verir, ogrelere götürülecek tutsak varsa alır, sonra da kendi makamına dönermiş. Dace, birkaç saat öncesine kadar doğudaki bir yıkıntıda yaşıyordu. Öldüğünde ahmağın tekiydi. Şu anda da delinin önde gideni.

Kazold konuştuktan sonra Aorsten, Dwingor'un yanına gitti. Ona sorular sordu, cüce de ona uzun uzun bir şeyler anlattı. Aorsten her kelimeyi dikkatle dinledi ve not etti. Cüce bir yandan da karların üzerine bir şeyler çiziyordu.

Benim öğrenebildiğim kadarıyla, Dwingor'un hikâyesi aşağı yukarı şöyle: Kuzeydeki madenci cüce klanları, yani Ersten ve Glansten, şu anda orkların ve onlara emir veren bazı kişilerin hakimiyeti altındaymış. Bu iki madenci klanın cüceleri, yurtlarını kuşatan ork belasına direnmeye çalışmış. Hepsi silah kuşanıp, kanlarının son damlasına kadar savaşmış. Ama ork kuvvetleri çok daha üstün durumdaymış. Savunma hattını kırarak madenlere dalmayı başarmışlar. Her tarafı yağmalamış ve kan dökmüşler. Durum öyle vahimmiş ki, cüceler Dumathoin diye birinin yanına gitmişler. Kimdir bu Dumathoin, cüceler onun yanına neden gitmişler, o kısmı pek anlayamadım. Ama sonuçta orklar galip gelmiş. Eskinin madenci cüce klanları, şimdinin madenci köleleri olmuşlar.

Cüce Dwingor'un Günlüğü

Önce yıldızsız gökyüzü, tüm vadileri kararttı.
Sonra ateşten bir yılan, sürünerek yaklaştı.

Yılanın başı yaklaştıkça, kuyruğu uzadı.
Yılanın kuyruğu uzadıkça, başı yaklaştı.

Hızlı ateş nehrinde, büyük davullar çaldı.
Tezahüratlar kulaklara, oradan yüreklere aktı.

Yılan yaklaştıkça, vadi aydınlandı.
Vadi aydınlandıkça, yılan yaklaştı.

Kapımız, ateş selini sessizlikte karşıladı.
Yılan ateşini kustu, ve bir zafer narası attı.

Bu ateş halkımı yuttu ve duvarlarımızı yıktı.
Bizden geriye kalanlar, evimizin derinine kaçtı.

Ama vazgeçmedi yılan, bin parçaya ayrıldı.
Bin farklı delikte, kurbanlarını kovaladı.

Benim zavallı halkım, sonunda köşeye sıkıştı.
Ve iyi dövülmüş çelik, benzeriyle çarpıştı.

İşte böyle düştü madenler, ve Talhund'ları.
İşte böyle tutsak oldu, soylu cüce klanları.

Kaçın! Onların elmas dediği, hepimizin kanı, canı.
Kaçın! Canımızdan başka bir şeyimiz kalmadı.

Lidere Cevap

Aorsten, cüce Dwingor'un kalın parmaklı elleriyle karlı zemine çizdiği kaba şekillerden düzgün bir harita çıkarmıştı. Çizimleri güzeldi, ölçeklendirmesi de iyi görünüyordu. Tıpkı Deira, Aena ve Thaine'in kafa kafaya vererek ilerlettikleri çizimler gibiydi.

Haritalara ve bize anlatılanlara bakılırsa, yolumuzun birkaç saat ötesinde Asanhold harabeleri bulunuyordu. Dace ve adamları da orada faaliyet gösteriyordu. Harabelerin yüksek ve hakim konumu sayesinde, içeridekiler geçidin önemli bir kısmını görebiliyordu. Bu kadar kişiyi, arabayı ve yük hayvanını oradan gizlice geçirebilmek mümkün değildi.

Geriye, geçit goblinlerinin kampına da dönemeyeceğimiz için, sizin de bildiğiniz gibi, ortak bir kararla Asanhold harabelerine bir ziyarette bulunmaya karar verdik.

Bu tehlikeli göreve çıkacak olan grupta Aorsten elbette ki olacaktı. Ona o kadar parayı boşuna ödemiyorsunuz ya? Sonra ben de gönüllü oldum. Madem batı yolu gözleniyordu, grubu gizlilik taktikleriyle kaleye yaklaştırabilecek birisine ihtiyaç olacaktı. Buraya kadar her şey normaldi. Ta ki Aorsten, bu öncü grupta Elora'nın da bulunmasını isteyene kadar. Hanımımız, doğal olarak kararsızlığa düştü.

Elora Hanım'ın zerafeti mâlum. Onun bulunduğu yerlerde rüzgârların bile değişik esmeye başladığını biliyorum. Onun bu etkileyici yönleri, kuşkusuz ki hepimizin işine yarardı. Peki ya ben, Elora Hanım gibi birinin yanında ne yapıyordum?

Çünkü böyle bir yerde, öncelikli ihtiyaçlarımız farklıydı. Hanımımızın harabelerdeki haydutlarla birşeyler konuşabilmesi için öncelikle oraya varabilmesi, ve kapıdan içeriye girebilmesi gerekirdi. Yol kısa olsa da tehlikeliydi. Öncelikle soğuktan korunmalıydık. Gizli ve güvenli yollar bulabilmeli, yorulduğumuzda kendi barınağımızı yapabilmeli, karnımızı doyurabilmeliydik. Benim işim de tam olarak budur. Ben çaresizlik anlarında yoldaşlarımı korur ve kollarım. Tehlike anlarında ise, tereddütsüz bir avcıya dönüşebilirim.

Elora Hanım elbette ki bizim yanımızda güvende olacaktı. Onun saçının tek bir teline zarar gelmesi için önce hepimizin ölmesi gerekir. Peki ya Elora, göreceklerine hazır mıydı?

Onun kararsızlığına son veren sizdiniz. Bunları da düşünmeniz gerekmez miydi?

Yıkıntılara Doğru

Son hazırlıklar yapıldı, ve biz çok geçmeden yola çıktık. Başı ben çekiyordum. Aorsten ve Elora Hanım da makul bir hızla beni takip ediyorlardı. Yürüyüşün temposundan veya sert esen soğuk rüzgârlardan şikayetçi değildiler.

Bu şekilde, kendi aramızda fazla konuşmadan, iki saat kadar yürüdük. Dört kez mola verdiysek de oldukça kısa tuttuk. Her iki yanı da kayalık olan bu dar geçit yeniden kuzeye doğru kıvrılmaya başladığında da, doğu yönündeki yüksek bir tepenin üzerinden dikkatle bize bakan o harabeleri gördük.

Artık o yoldan devam edemezdik. Eğer yolu tercih etseydik, haydutlar balkonlarından bizim gelişimizi izlerken yemeklerini yer ve çaylarını içerlerdi. Üstüne biraz kestirir, sonra da biz gelmeden önce uyanıp tembel tembel hazırlanırlardı.

Gözlerim, sağ tarafımızı örten tepeler ve kaya blokların üzerinde gezindi. Bu ser verip sır vermeyen coğrafyanın bir üst katına çıkabilmeliydik. Harabe sakinleri bizim gelişimizi görmemeliydi. Büyük bir gizlilikle yaklaşmalıydık. Başka bir seçeneğimiz yok gibiydi.

Ve öyle de olacaktı. Birkaç dakikalık gözlemin sonunda, bizi kaleye kadar ulaştırması mümkün görünen engebeli bir patika çizdim. Önerimi yoldaşlarımla paylaştım ve böylece, geçit yolundan ayrılarak tırmanmaya başladık.

Aşağı yukarı bir saat kadar sonra, Asanhold yıkıntısının arka tarafa bakan duvarına gizlice sokulmuş, güneydeki yüksek pencerelerden birinin altına tünemiştik. Arkamızda derin bir uçurum vardı.

Kısa bir süreliğine, hiç kıpırdamadan çevremizi dinledik. Sesler vardı... Homurdanan rüzgâr tarafından boğulan, zayıf bağrışmalar… Bir kurdun uzaklardaki uluması…

Daha iyi görebilmek ve duyabilmek için, ani bir hareketle üstümüzdeki pencereye sıçradım. Pervazı zorlanmadan yakaladım, ve içeriyi görebilecek şekilde kendimi yukarı çektim. Hiç ses çıkmadı.

Dace... içeride, tam önümdeydi. Elimi uzatsam, onu tutabilirdim.

Davetsiz Misafirler

Dace... Loş ve geniş bir odada, mum ışığının dans ettiği masasında oturmuştu. Sırtı pencereye dönüktü. İri yarı ve biraz yağlı bir adamdı. Uzun, dalgalı, kızıl saçları vardı.

Şarap içiyordu... ve söyleniyordu. Sonra yine içiyordu, ve yine söyleniyordu.

Eğer Dace'in düşmanlığı ispatlanmış olsaydı, onu oracıkta vururdum. Pencerede onu izlediğim birkaç saniye boyunca bu dürtüyü bastırmaya uğraştım. Ve bu sarhoş adam beni fark etmeden evvel düşüncelerimden sıyrılıp, pencereden aşağıya indim.

Aorsten, Elora Hanım ve ben, bir süre daha dinlemeye devam ettik. Bir yandan da içeriye nereden ve ne şekilde girmemiz gerektiğini düşünüyorduk. Bu sırada konuşma ve bağrışmalara yenileri eklendi. Az önce sinsice göz attığım odadan farklı sesler yükseldi. Yeni bir rüzgâr, bu sesleri bastırmak istercesine kulaklarımıza hücum etti.

Şansımı diğer pencerede de denedim. Haydutlar içeride bir şeyle meşguldüler. Sanırım bazıları, kalenin diğer ucunda bulunan tahta kasaları bir yere yerleştirmeye çalışıyordu. Yüksek sesle söylenen birkaç "Tamam!"dan sonra, Dace'in bulunduğu odadaki silahlı iki adam, duyamadığımız bir çağrıya kulak vererek odayı terk etti.

Güçlü hava akımı, diğer bütün sesleri bastırmayı sonunda başarmıştı.

Kızıl saçlı koca haydut, kısa süreli bir yalnızlıktan sonra oflayıp puflayarak masadan kalktı. Büyük topuzunu orada bıraktı, ama ondan daha çok önem verdiği şişeyi unutmadı. Elinde şarabıyla, yanıbaşındaki mahzen merdivenine yöneldi ve aşağıya doğru kayboldu.

İşte o an, odada veya yakınlarda hiç kimsenin bulunmadığı çok değerli bir andı.

Aorsten, Elora Hanım ve ben, yalnızca saniyeler sonra kalenin içindeydik. Gözlerimiz karanlığa alışana kadar bir kenarda bekledik. Uzak koridorlardan sesler geliyordu ama bulunduğumuz yerde kimsecikler yoktu.

Sessizce işaretleşerek, birbirimize mahzen merdivenini gösterdik. Aşağıdan Dace’in o peltek sesi geliyordu. Hızlı ve sessiz adımlarla basamaklara ulaştık, ama aşağıya inmeden önce Dace’in masasında gördüğümüz mektubu almayı da unutmadık.

Dace Olmanın Sancısı

Dace,

Nerelerdesin be adam? Asanhold Geçidi'ndeki durumlar hakkında düzenli olarak rapor vermemiz gerek. Neden haber yollamıyorsun? Yoksa öldün mü?

Lütfen bu konuya daha çok hassasiyet göster.

Ayrıca, bazı yeni gelişmeler var.

Geçit goblinlerinin son günlerdeki tavırlarından pek bir rahatsızlar, ve bundan ikimizi sorumlu tutmaya başladılar. Bu yüzden, haftada bir kez Drubbus'u ziyaret etmeni istiyorum.

Aranızda yaşanmış olan sözlü kavgadan haberdarım. Drubbus'un memnuniyetsiz tavırlarından da... Yine de geçit goblinlerinin tüm ihtiyaçlarının karşılanmakta olduğundan emin olmanı istiyorum. Sen üzerine düşeni yapmana rağmen Drubbus hâlâ huysuz davranıyorsa, bunu da en yakın zamanda bilmek istiyorum.

Ama eğer sen birtakım şeyleri atlıyorsan, ve geçit goblinlerinin tuhaf davranmaya başlamasının sebebi buysa, işte o zaman sorun yaşarız.

Eğer Drubbus, ona ve adamlarına kendi insiyatifimle verdiğim hediyeyi Kuzey'e karşı kullanırsa, ve kuzeydekiler de bunu öğrenirlerse, neler olacağını biliyor musun?

Beni öldürürler. Ama önce ben ve arkadaşlarım, sana bir ziyarette bulunuruz.

Yoksa başka bir şey mi sanmıştın?

Skaldor

Taverna

Bir sürü ıvır zıvırın ve malzeme kutularının gelişigüzel yığıldığı mahzene doğru sessiz adımlarla indik. Dace orta yerde durmuş, bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Mahzenin iç kısımlarında bir kafes, kafesin içinde de baygın görünen bir adam vardı. Sanırım Dace bu adamı uyandırmaya çalışıyordu. Adam, az önce tanıştığınız Brutus’tu.

Biz daha basamaklardan inmekle meşgulken, Aorsten büyülü sözcükleri fısıldamıştı. Gelişimizi duyup da yüzünü bize döndüğünde, kollarını dostça açan ve gülümseyen bir Dace ile karşılaştık. Ona bunu yaptıran büyü müydü, yoksa şarap mıydı, bilemedim.

Ben şaşkınlık içinde olanları seyrederken, ortaya tahtadan bir kasa konuldu. Etrafına tabureler çekildi, yeni mantarlar patladı. Kavgaya hazır bir şekilde indiğim mahzen bir anda bir tavernaya dönüştü. Şişeler birbirine vurdu, sevgi dolu sözcükler söylendi, ve içmeye başladık. Yoldaşlarım böylelikle Dace’in ağzından laf alabilmeyi umuyorlardı. Ama Dace…Zavallı adam bırakın konuşmayı, düşünemiyordu bile.

Dace, gerçekten de birkaç dakika içinde sızacaktı. O kadar çok içmişti ki, onu bir daha asla uyandıramazdık. Neyse ki elimizi çabuk tuttuk, ve öğrenmemiz gerekenleri öğrendik.

Eskiden iki kişiymişler… Skaldor ve Dace. Bu tehlikeli çift, On Kasaba çevresinde türlü eşkîyalıklar yaparmış. Yıllar boyunca hiç yakalanmamışlar. Son dönemlere doğru az çok şöhret bile kazanmışlar. Ama bu elbette karın doyurmuyormuş. Bütün kazanabildikleri, açlıktan ölmemeye yetecek kadar metelik veya yiyecek oluyormuş. Sonunda ikili, bu zor şartlardan yorularak rotayı başka bir yere çevirmeye karar vermişler.

Dace, dostu ve silah arkadaşı Skaldor’un aklına uyup, Buzkefen Yolu’na gelmeyi kabul etmiş. Burada vadilere hakim olan güçlü birinin emrinde çalışacaklarmış. Böylesi eski hâllerine göre çok daha cazipmiş. Çünkü hem karınları doyacak, hem cepleri dolacak, hem de saygı göreceklermiş.

Vadideki gücün emrinde çalışmaya başlayan Skaldor ve Dace için ilk başlarda her şey yolundaymış. Vadilerin içinde ve dağların diplerinde, yakalanma veya açlık gibi korkular olmadan çalışmışlar. Ama aylar geçtikçe görevleri zorlaşmaya, sorumlulukları artmaya başlamış. Böylece günün birinde ayrı düşmüşler. Skaldor kuzeyde kalırken, Dace güneye gönderilmiş. O andan itibaren artık birbirlerini göremez ve bir şey paylaşamaz hâle
gelmişler. Ve bu süreç oldukça uzun sürmüş. Skaldor bu zaman zarfında boş durmayıp, yaptığı işlerle vadinin hakimlerinin gözüne girmeyi başarmış. Mertebesi yükseltilmiş ve imkanları artırılmış. Buzkefen Yolu’nun önemli simalarından birisi hâline gelmiş.

Vadilerin en güney ucundaki Asanhold Geçidi’ni gözleyip korumakla görevlendirilen Dace, burada kendini unutulmuş hissetmeye başlamış. Eski dostu Skaldor’un kendisini de yanına alacağını umuyormuş, ama o gün bir türlü gelmiyormuş. Zaten Skaldor’un böyle bir şeye niyeti de yokmuş. Vadilerin bu yeni efendisi, günler ve aylar geçtikçe Dace’e daha uzak ve soğuk davranmaya başlamış. Bu tavrını, azarlamalar, emirler ve hatta tehditler şeklinde devam ettirmiş.

Skaldor artık dost falan değilmiş.

Eski dostunun kendisini unutmasına çok içerleyen Dace, içten içe intikam yeminleri etmiş. Önce basit bir plan yapmış, sonra da hemen hayata geçirmiş.

İlk işi, Drubbus’a ve geçit goblinlerine iletmesi için kendisine kuzeyden teslim edilen malzeme kutularını Asanhold yıkıntısında saklamaya başlamak olmuş. İkinci hareketi de, Drubbus’un ogrelere teslim etsin diye kendisine yolladığı esirleri ogrelere vermeyip, onları Asanhold’da beslemek ve silahlandırmak olmuş. Böylelikle burada kendi düzenini kurup, kuzeye meydan okuyacakmış.

Sonra Dace’in sesine bir belirsizlik karışmaya başladı. Zaten zorlukla konuşuyordu, sonunda da iyice şuursuzlaşmaya başlamıştı. Cümleler sayıklamalara dönüştü. Derken koca adam, mahzenin nemli zeminine metalik bir gürültüyle yığılıverdi.

Haydut bir daha hiç uyanamayacağı uykusuna daldığında, kafesteki tutsak, yani Brutus, gözle görülür bir biçimde hareketlendi. Aç, susuz ve yorgun görünüyordu. Fakat özgürlüğün kokusunu çoktan almıştı. Umduğumuzdan çok daha çabuk ayaklanıverdi.

Brutus bizden yemek istemedi. Su da istemedi. Bize sorduğu tek şey, etrafta bir kurt görüp görmediğimiz olmuştu.

Yeni Yoldaş

Brutus... Belli ki buralardan değildi. Esmer bir teni, yapılı bir vücudu ve biçimli kasları vardı. Onun sıradan bir tutsak olmadığını hemen fark etmiştik.

Kısa bir bakışmadan sonra Elora Hanım, tutsağın kafesinin yanına gitti. Olabilecek her şeye karşı tetikteydim. Hanımımız bir süre orada, bize arkası dönük hâlde durdu. Ne yaptığını göremediğim için, anlamak biraz zamanımı aldı.

Bu sırada, onun zarif elleri kilidin üzerinde geziniyordu. Kilitler inatçı şeylerdir, ama ince parmaklar ve hassas dokunuşlar onları yumuşatabilir. Tutsağın kafesinin kapısı da böylelikle açılmıştı. Elora Hanım'ın böyle bir marifete sahip olduğunu bilmiyordum.

Brutus artık serbestti. Tanışma faslını uzun tutmadık. Hakkında öğrendiğimiz ilk şey, bir avcı olduğuydu. On Kasaba yönüne giderken pusuya düşürülmüş ve tutsak edilmişti. Bunları fazla ayrıntıya girmeden anlattı. Anlatırken de, mahzenin unutulmuş bir köşesine doluşmuş olan karanlığa daldı. Birkaç dakika boyunca oradan gelen takırtıları dinledik. Kendi eşyalarını topluyor olmalıydı. Neyse ki fazla oyalanmadı. Avcı, yukarıdakiler bizi
duymadan önce loş ışık huzmesinin içerisine geri döndü. Zırhını giydi, kopçalarını taktı, silahlarını kuşandı, keseciklerini kemerine bağladı ve son kontrolleri yaptı.

Brutus'un sahip olduğu silahlara ve malzemelere bakınca, bir yanımın ona dikkat etmesi gerektiğinin farkına vardım. Yeni bir yoldaş kazanmış olmamız elbette ki iyi bir şeydi. Ama bir yoldaş ne kadar yeniyse, o kadar da güvenilmezdir.

"Dace!"

Yukarıdan gelen bu yeni ses, hepimizin işi gücü bırakıp toparlanmasına sebep oldu.

"Dace, aşağıda mısın?"

İşte... bela yaklaşıyordu. Zaten yaklaşsındı. Haydutların mahzeninde disiplini elden bırakmıştık. Fazla keyfi davranmıştık. Nerede olduğunu unutursan, işte böyle olur.

Kaçabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Telaşla hareketlendik, ve üzerimize karanlıkları örttük.

Fırsatlar Mahzeni

Dace'in eli silahlı iki uşağı, tam üstümüzdeki salona geri dönmüştü. Efendilerini orada göremeyince de aşağıya, mahzenin karanlığına doğru baktılar.

Baktılar... baktılar... ve sonunda onu gördüler.

Dace mahzenin orta yerinde, şişelerle süslenmiş yatağında yatıyordu.

Bu gelişme karşısında heyecanlanan iki silahlı uşak, önce çabucak etrafı kolaçan etti. Sonra anında mahzene damladılar. Çiçek bahçelerinde koşturan çocuklar gibi, şarapların bulunduğu köşeye doğru ilerlediler. Bir yandan da yerde yatan kızıl saçlı haydutla dalga geçiyor, kıkırdayıp duruyorlardı.

Sütunların ardında, üstlerine çökmeye hazır olan gergin karanlıktan haberleri yoktu.

Sonra zayıf bir "çıt" sesi duyuldu. Silahlı adamlardan birisi, sesin geldiği yöne doğru baktı. Ve orada hiçbir şey görmedi. Belki de üstünde fazla durmayıp geçecekti. Ama Elora Hanım ışığa doğru bir adım atınca, silahlı uşak büyük bir şaşkınlık yaşadı.

Tehlike çanları çalıyordu. Bu iki adam derhal etkisiz hâle getirilmeliydi. Yerimden fırlamaya hazırdım. Zaten kafamın içinde hepsini çoktan öldürmüştüm. Ama bekledim. Elora Hanım bilerek ve isteyerek ortaya çıkmıştı. Belki de bir bildiği vardı.

Tam da o anda, karşımdaki kutuların arkasından sinsice beliren Brutus'u gördüm.

Ok yaydan çıkmıştı artık. Esmer tenli avcı durumu riske atmak istememişti. Aorsten ve ben de anında yerimizden fırlayarak adamların üzerine çullandık. Neye uğradıklarını şaşırdılar. Brutus, şarap rafının önündeki adamı tek bir kılıç hamlesiyle yardı. Biz de diğer adama hücum ettik, ama o elimizden kaçmayı başardı. Paniklemiş bir hâlde, kutulara çarpa çarpa gözden kayboldu. Bunu yaparken de kıyameti kopardı.

Adam avaz avaz bağırıyordu.

"Holgen!", "Holgen!"...

...ve ölen arkadaşı için ağlıyordu.

Kaçış

Adamı sakinleştirmeyi, ve bizimle işbirliğine zorlamayı nasıl başardık, inanın hiçbir fikrim yok. Aorsten'ın veya Elora Hanım'ın bir marifeti olabilirdi bu. O sırada benim tüm duyularım, üst katları ve derinliklerini taramaktaydı. Çünkü birisi yaklaşıyordu.

"Brinn?"

Sadece birkaç saniyemiz vardı. Hata yapmak, sonumuzu getirirdi.

Aorsten, adının Brinn olduğunu öğrendiğimiz adamı susturdu. Onunla konuştu, ve üst kattan mahzene doğru yaklaşmakta olan adamı geri yollamasını söyledi. Bir nebze de olsa kendini toparlamış olan Brinn, seçim şansının olmadığını biliyordu.

Bu sırada yukarıdaki adam mahzen merdivenlerine ulaştı. Biz de apar topar gölgelere sığındık. Gelen kişinin aşağıdaki cesedi görmemesi, kafesin boş olmasıyla ilgili bir çıkarım yapmaması, ve Brinn'in de yeniden paniğe kapılmaması gerekiyordu. Dualar ettim.

"Brinn, neler oluyor?"

Brinn soruyu cevaplamak için ona Dace'in sarhoşluğu ile ilgili bir şeyler uydurdu. Her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Konuşurken de herhangi bir korku belirtisi göstermedi.

"Selthos nerede?". Merdivendeki adam sinirimizi bozmaya başlamıştı.

"Arka taraftadır, Holgen. İçkileri getirmemi bekliyordur. Biraz kaçamak yapacaktık."

Sessizlik...

...ve zorlukla, oflaya puflaya gelen kurtuluş. Yukarıdaki adam bir şeyler homurdandı, ama daha fazla üstelemedi. Basamakları geri çıktı, ve ağır ağır uzaklaştı.

Dalga dalga gelen kaosun göbeğinde, durgun geçecek olan birkaç dakikamız daha vardı. Bu sefer oyalanamazdık. Bu mekanı derhal terk etmemiz gerekiyordu. Bu yüzden sessizce hazırlandık. Çıt çıkmıyordu, çünkü hepimiz çok huzursuzduk. Özellikle de Elora Hanım...

Keder

Harabeleri, girdiğimiz pencereden çıkarak gizlice terk ettik. Başı yine ben çekiyordum. Buraya gelebilmek için belirlemiş olduğum o yüksek patikayı kullanarak geri dönecektik. Daha birkaç dakika geçmemişken, aşağıdaki karlı vadi yolunda kocaman bir kurt gördük.

Brutus'un verdiği coşkulu tepkiye bakılırsa, bu onun yoldaşı olan kurt olmalıydı. Kısa bir yürüyüşten sonra kayalık bir rampadan aşağıya, vadi yoluna doğru inişe geçecektik. İşte o zaman, bu iki dostun kavuşmasına şahit olacaktık. Kurt da şimdiden sabırsızlanıyor gibiydi.

Onların bu coşkusu, grubumuzda gülüşmelere sebep oldu. Yaşananların üzerimizde yarattığı gerginlik, o anlarda biraz olsun hafifledi. O sırada gözlerim, Elora Hanım'ın yüz ifadesine takıldı. O hâlâ gülmüyordu.

İşte o anda farkına vardım... Elora Hanım nasıl ki bir bakışıyla geniş bir hareye huzur verebiliyordu, kederlendiğinde de aynı şeyin tam tersi oluyor gibiydi. Onun aşağı çekilmiş kaşları ve düşünceli gözleri, beni girdap gibi çekiyor, kurtulmama izin vermiyordu.

Keşke olaylar böyle gelişmeseydi. Hanımımızın bir kavganın orta yerinde kalmasını istemezdim. Kan görmesini istemezdim. Hele ki uyuyan bir adamın öldürülüşüne şahit olmasını hiç ama hiç istemezdim.

Benim için değişmeyecek olan, kesin bir gerçek vardı. Eğer Elora Hanım bir tehditle karşı karşıya kalmışsa, ve her an her şey olabilecek gibiyse, olayları akışına bırakmak gibi bir seçeneğim olamazdı. Ama ben, Farhan, olayları bir anlığına akışına bırakmıştım. Peki bunu neden yapmıştım? Hatırlayınca beni de şaşırtmış olan bu ayrıntıyı düşündüm.

Elora Hanım, kendini o iki adamın önüne atarken hiç kimseden yardım beklememişti. Ve yaptığı şey gerçekten cesurcaydı. Siz böyle riskli bir hamle yapacak olsanız aklınızda ne olurdu? Bu soruya ben Farhan olarak cevap veremem. Ama şunu söyleyebilirim. Bir planınız mutlaka olurdu.

Hayır. Ölenler değildi bu kederin tek sebebi. Olanlardı.

İzahatlar

Ve böylece kampa döndük. Artık üç yeni yoldaşımız var. Brutus, Kurt, ve uşak Brinn.

Ve bir de, Dace'in ölümünün nişanı. Kendileriyle tanıştınız.

Dace... Evet. Onu öldürdük. Öldüğünde, derin bir bilinçsizlik hâlindeydi.

Bunun canice göründüğünü biliyorum. Ama Aorsten bir konuda haklı olabilir.

Birilerinin ölmesine göz yummak zorundayız.

Kuzeyde yüzlerce goblinin cirit attığı bir vadi var. Arabalarımızın geçebileceği başka bir yol da yok. Vadi goblinlerinin geçmemize izin vereceklerinden de bir hayli şüpheliyim.

Goblinleri sevmem. Bağırır, çağırır, yağmalar ve öldürürler. İyi bir şeyler yaptıklarını hiç görmedim. Hele orklar... daha büyük, daha güçlü, daha korkunçturlar. İşleri güçleri kavga, gürültü ve şiddettir. Onlarla konuşamazsınız. Ancak savaşırsınız.

Ama eğer arabalarımızı bu vadiden geçirmek istiyorsak, Buzkefen'in sakinlerinden bir kısmını kazanmak zorundayız. Buradaki büyük düzen bozulmak zorunda. Bizi evlerimize götürecek olan yolu, yaratacağımız bir karmaşanın içerisinde bulmak zorundayız. Dace'in ölümü, bize böyle bir kapı açabilir.

Aorsten, Dace'in yerine geçerek goblin lideri Drubbus'la görüşmenin elimizdeki en iyi alternatif olduğunu düşünüyor. En azından onunla konuşma ve bir şeyler ayarlayabilme şansımız olabilir. Tabii Drubbus hileyi fark etmezse.

Umarım etmez…

Yine de içimizi rahat tutmalıyız. Eğer Aorsten böyle bir plan yaptıysa, eminim ki tüm ihtimalleri düşünmüştür. Goblin kampında işler karışsa bile, kendilerini kurtarmanın bir yolunu bulabilirler. Eğer iş savaşmaya kalırsa da, yanlarında yeni yoldaşımız Brutus var.

Onu gördüm. Kim olduğunu anlamam için tek bir kılıç hamlesi yetti de arttı.

Goblin kampının orta yerinde bir Brutus... Koyunların içerisine dalmış bir kurt gibi.

Korucu Farhan
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka