Gönderen Konu: Elsir Vadisi Güncesi  (Okunma sayısı 317 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 739
Elsir Vadisi Güncesi
« : Ağu 02, 2017, 23:46:39 »

Elsir Vadisi Güncesi

Şubat 2012
DM: Mustafa Karaca

Ben Brindol'lu Janos. Geziler, keşifler ve maceralar ile geçen uzunca bir zamandan sonra anayurduma, Elsir Vadisi’ne döndüm. Meğer ne kadar uzağında kalmışım ailemin, evimin, ağaçlarımın... Yıllar önce buradan kaçtığımda küçük, kendine güveni olmayan bir çocuktum. Uzun yıllar geçti. Yaşadım, büyüdüm, değiştim. Ve şimdi, geri döndüm.

Eve dönüş yolumda, maceralarım sırasında tanıştığım yeni arkadaşlarımla beraberim. Tymora’nın sadık takipçisi, korkusuz savaşçı Tyron… Atletik vücudu, uzun kılıcı ve parlak zırhıyla göz alıcıdır. O yanımdayken kendimi asla tehlikede hissetmedim. Ufak tefek, çevik ve kurnaz Caleb… Buçuklukların ne derece hünerli, rakipleri için de nasıl bir baş belası olabileceğinin yaşayan ispatı. Ve Tumael… Farklı bir kandan gelen, pullu tenli, kedi gözlü büyücü. Demek dedemin masalları doğruymuş ve böyle ırklar gerçekten yaşıyormuş. Tumael sert görünür, tavrı da aksidir ama görüntüye aldanmamak gerek. Onun kötü biri olmadığını biliyorum. Sırt sırta sayısız kez çarpıştık. Yoldaşlarıma güvenmek konusunda içimde en ufak bir tereddüt dahi yok.


Yol Bitmez
Brindol'a, büyüdüğüm kasabaya vardığımızda, kasabadaki huzursuzluk gözle görülür cinstendi. İnsanlar hava durumundaki tutarsızlıktan, çevrede dolaşan ve sayıları git gide artmaya başlayan goblinlerden ve daha tehlikeli ucubelerden bahsediyordu. Elsir Vadisi’ne döndüğümde evime gidip, canımdan çok sevdiğim ağabeyim Theros ile hasret gidermeyi, sıcak bir şeyler içmeyi ve uzun uzun dinlenebilmeyi umarken kendimi, daha doğrusu anayurdumu yeni bir tehdidin içinde bulmuştum.

Keşif gezilerinin artırılması gerekliydi, fakat Brindol'da zaten toplasan bir avuç maceracı vardı. Askerler ise böyle bir ortamda garnizonu asla terk etmemeliydi. Gönüllü olduk, ve hem formumuz hem de namımız yerindeyken arkadaşlarımla yeniden yollara düştük. Batıya, Vraath Kalesi’ne…

Fırtına geliyordu. Halkın dilinde dolaşan o uğursuz kara fırtına. Ben çocukken buralarda böyle şeyler olurdu. Yani bu normal bir şeydi.  Neden bunu bu kadar büyütüyorlar diye düşünmeden edemedim.

Yola çıkalı daha birkaç saat olmuştu ki, o kulak tırmalayıcı sesleri duyduk. Şıngırdayan ve hızlı yağmur damlaları altında çınlayan metal seslerini. Zırhlar... Görünen o ki fırtına, kalabalık bir goblin grubunu da beraberinde getirmişti. Her iki yanımızı da kapatan yoğun ağaçların arasında siper almışlardı. Tıpkı beklediğimiz gibi, sorgusuz sualsiz saldırıya geçtiler.

Goblinler!
Hızlı ve plansızca dağılarak ağaçların arasına daldık. Ben ve büyücü Tumael yolun batı tarafında kalmıştık. Tyron ve Caleb ise doğudaki ağaçların arasında kaybolmuştu. Öncelikli amacımız siper alarak kendimizi korumaktı, ama ağaçların arasına daldığımızda hepimiz farklı goblin gruplarıyla burun buruna geldik.

Ben siper aldığım korunaklı noktada onları izlerken, çalılıkların ardından yaklaşan üç goblin gördüm. Yayıma bir ok gerdim ve saldırıya hazırlandım, lâkin o oku hiç atamadım. Çünkü tam orada büyük bir patlama gerçekleşti. Şanslıyım ki, patlamanın etkisiyle geriye savruldum ve sadece sağır olmakla yetindim, ama oradaki goblinlerin kurtulmuş olma şansı olamazdı.

Bu gelişmeye sevinsem mi, üzülsem mi, bilemedim. Goblinlerin bombaları ellerinde patlamıştı, bu bizim için iyiydi. Lâkin, goblinlerin bombaları vardı! Bu da bizim için kötüydü. Derken… Hayır! Lanet olsun!

Patlamanın sebebi goblin bombası değilmiş! Büyücü yoldaşım Tumael yine ormanda ateştopu kullanıyordu! Bir Silvanus rahibi ve yaban muhafızı olarak, doğaya ve ağaçlara karşı bu kadar duyarsızlığı kabul edemezdim. İşi gücü bırakıp Tumael'e haykırmaya başladım. Onu ikaz etmeye çalışırken burnumun ucundan bir ok geçti. Sırtıma bir taş parçası isabet etti, göğsüme saplanmak üzere olan bir kılıcı ise son anda savuşturdum. Savaşa odaklanamadığım o saniyeler boyunca bağırdım. Sonunda Tumael, öfkemi gördü... O anlarda, bunun alevleri durdurmasını umdum.

Yeniden savaşa, çevremde olup bitenlere odaklandım.


Yolun doğu kısmında yoldaşlarım için işler hiç de iyi gitmiyordu. Korkusuz ve güçlü Tyron bir goblin sürüsünün tam ortasında kalmıştı ve onları uzak tutmak için büyük bir mücadele veriyordu. Fırtınanın gürültüsü içerisinde uğursuzca vızıldayan bir haykırış duyuyordum. Birileri büyü yapıyordu. Kesinlikle Tumael değildi bu, çünkü o tam yanımda duruyordu. Tekrar yola atlamak ve doğudaki ağaçların arasına girmek istemiştim ki, onları gördüm. Ağzından alevler saçarak gelen, kızıl gözlü cehennem köpeklerini! Üstelik arkalarından kalabalık bir goblin grubu daha buraya doğru koşturuyordu. Aman tanrım!

Kasaba halkının korkmak için yeterince sebebi varmış. Korkunç köpeklerden biri hızla üzerimize doğru koşarken sadağıma uzandım, aceleyle nişan aldım ve köpeği vurdum. Etkilenmişe benzemiyordu. Birkaç ok daha göndermişsem de galiba ıskaladım. Ben ve Tumael, yakın temasa girmek üzereydik. Kılıcımı çektim ve yola atladım.

Peki Caleb nerelerdeydi? O küçücük bedeni ağaçların arasında seçmek imkansızdı. Ama onun da sinsi bir saldırı planı yaptığından, hatta bunu çoktan gerçekleştirmiş olduğundan emindim.

Lâkin Tyron’un durumu pek de umutlu görünmüyordu. Korkusuz ve iyi kalpli dostum, beş-altı kadar goblin ve iki cehennem köpeğinin tam ortasında kalmıştı. Bir kısmını çoktan yere sermişti ama savaşta yaralanmıştı. Koştum. Ağaç dalları ve dikenler her tarafımı zedelese de, büyücünün yükselmekte olan sesi içime endişe düşürse de durmadım. Tyron’un yardıma ihtiyacı vardı. Koştuğum o bulanık anların ardından, Tyron'un bulunduğu açıklığa vardım.

Minik ve cesur dostumuz Caleb de o taraftaymış meğer. Çalıların arkasından menzilli saldırılarla bizi destekliyordu ve sanırım goblinlerden birini haklamıştı. Tumael’in bir marifeti olan ışıklı, büyülü oklar goblinlerden birkaçını daha etkisiz hale getirmişti. Tyron’a yetiştim ve o karmaşada omuzlarını kavramayı başardım. Yüce Silvanus kutsallığını benden yine esirgemedi, ondan aldığım gücü dualar eşliğinde Tyron’un omuzlarından aşağıya naklettim. Korkusuz dostum birkaç küçük sıyrığa karşılık birkaç goblinin ve cehennem köpeğinin daha soluğunu kesti. Galiba şansımız dönüyordu. Goblin ve uğursuz köpeklerin baskısından kurtulunca, yoğun ağaçların arasında goblin şamanını bulduk ve etrafını sardık. Hiç şansı yoktu.

Goblin şamanını da öbür dünyadaki yeni yaşamına uğurlayıp bir araya geldiğimizde herkes iyi görünüyordu. Tyron bana teşekkür ediyordu, ama bence asıl teşekkür edilmesi gereken kişi oydu. Eğer Tyron bizimle birlikte olmasaydı, bu kalabalık goblin grubuyla nasıl baş edebilirdik? Ben onunla konuşurken Caleb minik parmaklarını goblinlerin ceplerinde gezdiriyor, büyücü Tuma’El de biraz kuzeyimizde bulunan bir yeri işaret ediyordu. Oraya doğru bakınca, ağaçların ardında yıkık dökük, taş duvarlı bir yapı gördüm. Saldırganların üzerinde işimize yarayabilecek bazı malzemeler vardı, onları aldıktan sonra orayı terk ettik ve harabeye doğru ilerledik.

Harabeler
Harabenin duvarları arasında, kısa bir süre önce goblinler tarafından öldürüldüğünü düşündüğümüz birinin cesedi yatıyordu. İyi giyimli ve orta yaşlarını geçmiş bir erkekti bu. Ben bu görüntüye bakmak istemedim ve harabenin duvarları dışına çıkarak çevreyi kollamaya başladım. Yoldaşlarım, cesedin üzerinde bazı ipuçları ve bir de altın yüzük buldular. Orada fazla oyalanmadık. Hava durumu daha da sertleşecekti ve böyle eğer dışarıda kalırsak tüy kadar hafif Caleb rüzgarda uçup gidecekti.

Yeniden yollara düştük ve fazla uzak olmayan Drellin’s Ferry köyüne doğru ilerlemeye başladık. Akşam olmadan oraya varmamız ve konaklayacak sıcak bir yer bulmamız gerekiyordu. Bu karanlık fırtınayı yabanda geçirmek hiç de akıllıca olmazdı.

Moralimizi bozmaya başlayan fırtına dışında başka bir engelle karşılaşmadan, akşam saatlerine doğru Drellin’s Ferry’e vardık. Nehrin kenarına kurulmuş olan şirin bir köydü burası. Sallar ile nehrin karşısına geçebileceğimiz yegâne yerdi. Vraath Kalesi’ne yaptığımız yolculuğa ertesi gün devam etmeyi düşünüyorduk. Bir hayli yorgun, aç ve hırpalanmış durumdaydık.

Drellin's Ferry
Kasaba girişinde birkaç asker karşıladı bizi. Kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi sordular. Tavırlarına bakılırsa biraz tedirginlerdi. Onlara dost olduğumuzu söyledik. Ve de ardımızda bıraktığımız goblin leşlerini. Hepsi tehdidin farkındaydı. Goblinler, cehennem köpekleri… Bunları görmüşlerdi ve sürekli olarak nöbet bekliyorlardı. Köyde konaklayabileceğimiz yerleri öğrendikten sonra askerler bizi köyün yaşlı rahibine yönlendirdiler. Ben ve arkadaşlarım, bize bilgi verebileceği söylenen bu yaşlı Ilmater rahibini görmek üzere kasabanın diğer ucundaki eski tapınağa yürüdük.

Tuma’El bizimle gelmemişti ve kendini köydeki hanlardan birinin salonuna atmıştı. Ben de o kadar yorgundum ki, ihtiyara bir selam verip derhal Tuma’El’in peşinden gitmek istiyordum.

Tyron, Caleb ve ben, eski tapınağın kapısından içeriye girdik ve Ilmater rahibi bizi karşıladı. Yol yorgunu olduğumuzu ve goblinlerle savaşmış olduğumuzu anlamış, bize iyileştirici güçleri ile yardımcı olmayı önermişti. Eminim ki hepimiz bunun için ona minnettarız. Rahip bizi tedavi ederken bir yandan da Tyron ile konuşmaya, köyün etrafında olup bitenlerden haber vermeye başlamıştı. Ben de ilk başta onları dinliyordum ama bir iki dakika geçtikten sonra konudan sapmaya başlayan bu konuşma beni bir hayli yordu. Belki de tapınağın loş havası bana iyi gelmemişti, bilemiyorum. Acilen temiz hava almam gerekiyordu. Dışarı çıktım ve orada beklemeye başladım.

Arkadaşlarım Ilmater tapınağından çıkınca doğruca köyün küçük hanına doğru ilerledik. Salona girdiğimizde Tuma’El’in birkaç köylüyü etrafına toplamış olduğunu ve onlara korkunç bir Ejderhayı nasıl öldürdüğümüzü anlattığını gördük. Tuma’El onlara her birimizin nasıl da kahramanca çarpıştığını anlatırken köylüler de faltaşı gibi açılmış gözleriyle büyücümüzü dinliyorlardı. Dinliyorlardı da, hangi Ejderhaydı bu? Bir yanım bu manzaraya karşı çıkıyordu, bunun bir şaka olduğunu köylülere anlatmak istemiştim. Ama daha sonra bundan vazgeçtim ve günün yorgunluğunu bu komedi ile atmaya karar verdim. Küçük bir şakadan ne çıkardı ki? Biz de masadaki kalabalığa dahil olduk ve bir şeyler yiyip içmeye başladık.

Ejderhalı öykü bitmek üzereyken hanın kapısından içeriye iki kişi girdi. Garnizon komutanı ve onun sözcüsü... Garnizon komutanının güzelliğine ve zerafetine bakınca kendi görüntümden utanmıştım. Onunla göz göze gelmek nedense kendimi rahatsız hissetmeme neden olmuştu.

Haberler
En az komutan kadar etkileyici olan sözcü selam verip lafa girdi. Goblinler diyordu. Tehdit diyordu. Vraath Kalesi diyordu. Anlaşılan han salonunda da bize rahat yoktu! Kendimi yemekten alıkoyup onları dinlemeye çalıştım. Sözcünün ve komutanın dediklerine bakılırsa Vraath Kalesi’nde yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Çevredeki felaketlerin ve goblin saldırılarının kaynağı da Vraath Kalesi’ydi. Köye ait askerlerin hiçbiri köyü terk edemiyordu ve bu yüzden Vraath Kalesi’ni araştırmak için hiç kimseyi yollayamamışlardı. Zaten köydeki askerlerin sayıları çok azdı ve böyle bir keşif için yeterince nitelikli değildiler. Garnizon komutanı ve sözcüsü onlara yardım etmemizi ve Vraath Kalesi’ne giderek araştırma yapmamızı istedi. Bizi ikna etmeleri hiç zor olmadı, çünkü Brindol'de gördüğümüz manzaradan sonra zaten oraya gidiyorduk.

Komutan ve sözcüsü bizlere küçük hediyeler verdikten sonra, daha büyük çapta hediyelerin de bizi bekliyor olduğunu söylediler. Tabii eğer Vraath Kalesi’nden geriye tek parça olarak dönebilirsek. Jorr adında yaşlı bir korucudan da bahsettiler bize. Söylediklerine göre çok uzun yıllardır nehrin karşısındaki ormanlarda tek başına yaşıyordu ve Vraath Kalesi’ne olan yolculuğumuzda bize rotayı tarif edecek ve çok faydalı bilgiler verecekti. Bu ayrıntı ilgimi çekmiş ve önümde duran yemeği bir süreliğine unutmama sebep olmuştu. Jorr’un yaşamakta olduğu yeri haritama not aldım. Ben ve arkadaşlarım komutan ve sözcüye bütün yardımlarından dolayı teşekkür ederek, bizden istedikleri şeyi yapmayı kabul ettik. Yarın sabah köyden ayrıldıktan sonra önce Jorr’un yanına gidip yardımını isteyecek, oradan da Vraath Kalesi’ne doğru yönelecektik.

Handa bir süredir bizim konuşmamızı bitirmemizi beklemekte olan küçük bir oğlan çocuğu ve genç bir kız yanımıza geldiler. Kız babasını arıyor ama görünen o ki onu bulamıyordu. Bu genç ve güzel kızın yüzüne bakınca yine ne kadar bakımsız olduğumu hatırladım. Derin bir iç çektim ve sonra kızın söyledikleri kafama dank etti. Kız babasını tarif ediyordu. Renkli kıyafet… Altın yüzük… Eyvah! Bu, goblinlerle çarpıştıktan sonra harabelerde cesedini bulduğumuz adam olmalıydı.

Şimdi bu küçük ve yardıma muhtaç çocuklara ne söylememiz gerekiyordu? Çocuklarla iletişim kurmak konusunda hiçbir tecrübem olmadı benim. Onlara babalarının bir kahraman olduğunu, onlarca goblinin hakkından geldiğini ve bu sayede hepimizin rahat rahat uyuduğunu, ama babalarının artık geri dönmeyeceğini anlattım. Annelerinin de onları uzun süre önce terk etmiş olduğunu duyduğumda gözyaşlarıma hakim olmak için çaba sarf etmem gerekti. Onlara babalarının yüzüğünü ve bir miktar parayı verdikten sonra onları evlerine yolladım. Gece saatleri yaklaşıyor, köy gittikçe sessizleşiyor, gözlerim de kapanmaya başlıyordu. 

Gece çöktü ve dostlarım handaki sıcak yataklarda derin bir uykuya daldılar. Ben ise ay ışığında parlayan meşe ağaçları altında Silvanus’a dualar etmek ve minnetimi sunmak için bir süre daha dışarıda kaldım.

Yabana Dönüş
Sabah erkenden uyandık. Eşyalarımızı topladık ve nehir sesleri ile huzur bulduğumuz bu şirin köyden ayrıldık. Sudan korkan büyücümüz Tuma’El’i sakinleştirebilmek ve hep birlikte karşıya geçebilmek için yoğun bir gayret gösterdik. Nehri kazasız belasız geçtikten sonra istikamet Jorr’un ormanın derinliklerinde bulunan eviydi. Oraya olan yolculuk birkaç saat sürecekti ve ben yeni goblin sürüleri ile karşılaşacağımızdan emindim. Zira artık Vraath Kalesi’nin yakınlarında sayılırdık. Ama orman şaşırtıcı derecede güvenli görünüyordu.

Komutanın bizlere önermiş olduğu gizli bir rotadan gidiyorduk, belki de onun sayesinde hiçbir tehditle karşılaşmadık. Bu arada hava durumunun çok tutarsız bir biçimde seyrediyor olması gözümden kaçmadı. Dünkü fırtınadan eser yoktu ve hava güllük gülistanlık sayılırdı. Hava durumunun kendisinde bir gariplik yoktu belki, ama bu ani değişimler bana nedense garip geliyordu. Acaba bu durumun kaynağı da Vraath Kalesi miydi?

Yaşlı Kurt
Birkaç saat yürüdükten sonra Jorr’un küçük bir göl kenarında bulunan evine ulaştık. Bizi ilk karşılayanlar, Jorr’un sürekli havlayan ve sinirimizi bozan köpekleri oldu. Huysuz ve bir o kadar da geveze olan Jorr’a kendimizi takdim ettikten sonra ihtiyar bizi evinin salonuna buyur etti. Ona amacımızdan bahsettik ve hep birlikte yemek hazırlayıp yedik.

İhtiyarın ormanda tek başına fena halde canı sıkılıyor olmalıydı. Çenesi düşmüştü ve sürekli olarak eski günlerden, güzel kadınlardan ve buna dair isteklerinden bahsediyordu. Konuşma öyle bir hal almıştı ki, ben Jorr’un gerçekten bir korucu olduğundan şüphe etmeye başlamış, bu adamın yarı delirmiş olabileceğine kanaat getirmiştim. Goblin tehlikesini umursuyormuş gibi bir hali de yoktu. Onu güç bela razı edebildik ve yolculuğumuzun belirli bir noktasına kadar bize yardım etmeyi kabul etti. Söylediğine göre gece onun evinde konaklayıp sabah hep birlikte yola çıkacaktık. Jorr da bir süre boyunca bize rehberlik edecekti. O gece Jorr’un geniş ve konforlu evinde yedik, içtik, sohbet ettik, kafayı bulduk ve nihayet uykuya daldık.

Ertesi gün yine uğursuz bir karanlık ile başlamıştı. Yeni, daha vahşi ve daha karanlık bir fırtına geliyordu. Bu gerçekten tutarsız bir durumdu. Eşyalarımızı topladık ve Jorr’u da yanımıza alarak yola çıktık.

Vraath Kalesi Yolu
İhtiyar yanına biraz yolluk, oklar ve bir yay dışında fazla bir şey almamıştı. Ormanın içerisinden Vraath Kalesi’ne doğru yürüyüşümüz başladığında fark ettim ki adam ne kadar yaşlı olursa olsun iş ormanda yolculuk etmeye geldiğinde tecrübeliydi. Öncelikle onun ayak bağı olabileceğini düşünüyordum ama yanılmışım. Yine de bu adamın gevezeliğine hiçbir çare yoktu.

Ormanın içerisindeki dar bir geçitten geçtiğimiz sırada tiz haykırışlar ve gürültülü ayak sesleri duyduk. Tuttuğumuz yolun az ilerisinde, insan olmadığını kesin bir biçimde anladığımız yaratıklar vardı. Geçidin kenarlarına yaslanarak sessiz bir biçimde izlemeye başladık. “Troll’ler!” dedi onları ilk etapta görmüş olan Jorr. Endişeli bir biçimde ona baktım. Jorr o kadar rahat görünüyordu ki… Sanki Troll’ler ile değil de bir iki tane tavşanla karşı karşıyaydık!

Öyle gürültülüydük ki, ormanın yaratıkları bizleri hemen fark etti. Seslerini yükselterek dar geçitten bizim bulunduğumuz yere doğru yaklaşmaya başladılar. Ben ve arkadaşlarım henüz tam olarak pozisyonumuzu bile alamamıştık ki, Jorr’un gönderdiği bir ok havayı şimşek gibi yararak Troll’lerden birini yerle bir etti. Bu öyle bir atıştı ki, o an Jorr’dan korktum! Biz de derhal toparlanıp saldırıya geçtik. Bir ok atarak diğer Troll’ü vurdum, sonra da korkusuz arkadaşlarım onun üzerine çullanarak bu çirkin yaratığı alaşağı ettiler. Bir Troll; güçlü ve korkusuz Tyron, alevler ve ışıklar saçabilen Tuma’El ve kedi kadar hızlı ve yırtıcı olabilen Caleb üçlüsüyle kesinlikle baş edemezdi.

Troll’lerden kurtulmuştuk. Bir yandan yola devam ederken, bir yandan da “Sırada ne var?” diye düşünmeye başlamıştım.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka