Başlangıç

Gönderen Konu: Başlangıç  (Okunma sayısı 469 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 19 -
  • İleti: 690
Başlangıç
« : Nis 20, 2015, 13:42:19 »

Başlangıç
I

Otacının genç çırağı, yatağında bir süredir rahatsızca kıpırdanmaktaydı.

Karanlık, anlamsız ve ürpertici şeylerle dolu, geçmişi ve geleceği olmayan bir âlemdeydi genç çocuk. Işığı, renkleri ve bir şekli olmayan, ağaç ve çiçeklerden yoksun, kapkara bir toprak parçasının tam ortasında duruyordu. Derin gri bulutlar gökyüzünü örtüyor, ufuktaki siyah tepelerin ardından belli belirsiz gümbürtüler duyuluyordu. Uzakta, günbatımının silik kızıllığına gölge düşüren karanlık silüetler görüyordu çocuk. En az toprağın kendisi kadar karanlık, hızlı hareket eden, güçlü fısıltıları her yerden duyulan silüetler...

Çocuk aniden korkuya kapıldı. Gece rengi örtünün üzerinde geriye doğru koşmaya başladı. Koşarken ufukta silüetlerin olmadığı bir nokta, güvenli bir kaçış yolu aradı. Bir ara böyle bir noktayı görüp umutlandıysa da, o sırada ayaklarına bir şeylerin dokunduğunu fark etti. Dövmekte olduğu toprak yavaş yavaş şekil değiştiriyor gibiydi. Sanki biraz yavaşlasa, yerden fışkıracak olan kökler ayaklarına dolanacak, onu kıskıvrak yakalayacak ve karanlığa çekecekti. Daha hızlı koşmaya çalıştı. Kalbi güm güm atıyor, korku tüm bedenini ele geçiriyordu. Kaçışı devam ederken, ardındaki bir şeyin kendisine seslendiğini duydu. Arayı hızla kapatan, yaklaştıkça derinleşen, zalimleşen bir ses... Her haykırdığında çocuğun tüylerini diken diken eden, ona tereddütler yaşatan, onu pes etmeye zorlayan bir çağrı... Çocuk bir süre daha koştu, ama birkaç seferden sonra bu çağrıya karşı koyamaz hâle geldi. Sonunda korkusuna yenik düştü ve kendisini bıraktı. Yüzlerce kıvrak sarmaşık ayaklarını kavramak için hücum ederken, çağrıyı yapan kişiyle yüzleşmek için yüzünü o yöne çevirdi.

Kendisini çağırmakta olan o şeyi gördüğünde, yeni ve daha şeytani bir korku neredeyse kalbini patlatacaktı. O tarif edilemez şey kendisine yaklaşırken panikledi, oradan uzaklaşmak istedi. Sarmaşıklardan kurtulabilmek için var gücüyle mücadele etti, çırpındı, hırıltılı sesler çıkardı, ama başaramadı. Gücü buna yetmiyordu. O şey kendisine dokunmak istediğinde çaresizce haykırmaya çalıştı. Sesi çıkmadı. Sonra bir daha denedi. Sonra bir daha... Sonra bir kez daha...

Ve sonunda, susturulmuş çığlıklarının orta yerinde, yatağında sıçrayıverdi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, bakışları havada bir yere takılıp kalmıştı.

“Gabriel!”

Zavallı çocuk kurtulduğunun henüz farkında değil gibiydi. Buz mavisi gözlerindeki donuk bakışlar, çocuğun bilincinin hâlâ karanlıkta olduğunu ispatlıyordu. O derin ve zalim haykırışı duymaya devam ediyor, kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyordu.

"Gabriel!"

Çırak aniden irkildi. Gözleri boşluktan kopup gerçekliğe odaklandı. Bu ses, elindeki maşayla ateşi karıştırmakta olan ustası Urris'ten geliyordu.

Gabriel, bir kâbustan yeni uyanmış olduğunu hemen anlayamadı. Bir süre boyunca duvardaki loş ışıkta dans eden gölgelere tedirgin ve tepkisiz gözlerle bakmakla yetindi. Şafağın ilk ışıklarını, ateşin çıtırtısını ve odayı dolduran hoş kokuları yavaş yavaş fark etmeye başladığında, yüreğini delip geçmiş olan korkular da yavaş yavaş son bulmaya başladı. Yine de o kadar çok korkmuştu ki, henüz uyandığına sevinemiyordu.

“Gabriel! Seni sersem, işe yaramaz çırak bozuntusu seni!”

Bu sözcükler Gabriel’i kendine getirmeye yetmişti. Bir süre daha böyle kalırsa, değneği kafasına yiyeceğini biliyordu. Başını aceleyle yastıktan kaldırdı. Usta Urris acaba ne zamandır kendisine sesleniyordu?

"Günaydın usta." dedi çocuk, ustasından daha geç uyanmış olduğu için biraz suçluluk duyarak. "Öz...”

"Uykunda bile sızlanıyor, inliyor, bağırıp duruyorsun çocuk! Haydi kalk, kendine gel. Bugün çok işimiz var."

Gabriel sert yatağından ağır ağır doğruldu. Gözlerini ovuşturdu, gerindi ve gerinirken yüzünü ekşitti. Bu rahatsız yatak, sırtını her geçen gün biraz daha fazla ağrıtıyordu. Tam sızlanmaya başlayacaktı ki, hassas burnu havada bir hoşluk yakaladı. Onlarca farklı yaprak, kök, baharat ve merhem kokusunun arasında, ateşten yayılmış olan isli havanın bile saklayamadığı, çocuğa güzel anılar hatırlatan o olağanüstü koku... Urris'in o meşhur, kendine has bitki çayı... Genelde aksi birisi olan ihtiyar acaba bugün iyi tarafından mı uyanmıştı?

"Elini yüzünü yıka ve çabucak kahvaltını yap." dedi usta Urris. Çayın durumunu anlamak için demliğin üzerine eğilmiş, burnunu su buharının içinde gezdiriyordu. “Vakit geç olmadan seni bir yere yollayacağım.”

Görünen o ki Gabriel bugünü de angarya işlerle uğraşarak geçirecekti. Bundan dolayı derin bir iç çekse de, bunu şimdilik bir kenara bırakmaya karar verdi. Midesi gurulduyordu ve şimdi kahvaltının tadını çıkarma zamanıydı.

Genç çırak çabucak ayaklandı. Salonun uzak köşedesindeki su fıçısından bir maşrapa su alarak yüzünü ve saçlarını ıslattı. Suyun soğukluğu onu adam akıllı kendine getirdi. Pencereye yöneldi, gri bulutları bir süre izledikten sonra gökyüzüne doğru birkaç masum küfür salladı. Bulutlarla olan hesabını görünce, kilere giden küçük geçişin ardındaki gölgelerde kayboldu. Az sonra da kucağına tıkıştırdığı bir somun ekmek, biraz keçi peyniri, kurutulmuş meyveler ve bal çanağı ile masaya geri döndü. Urris, yıllar önce hastalığına çare bulduğu Rodan’lı asil bir hanımın hediyesi olan süslü fincanlara çayı pay ederken, Gabriel de taş gibi sert olan somun ekmeği beceriksizce ikiye bölmeye çalıştı.

Usta ve çırak, mütevazi kahvaltı sofrasında sessizce yiyip içtiler. Odunların zayıf çıtırtıları, masadaki takırtılar ve rüzgârın o nefes alıp veren daimî ıslığı dışında salonda hiç ses yoktu. Gabriel gece görmüş olduğu kâbus yüzünden biraz huzursuzdu. Bu sessizlik onu daha da huzursuz ediyordu. Bir şeyler söylemeyi düşündü, ama sonra fikrini değiştirdi. Anlamsız konuşmalar da sabahın bu saatinde canını sıkabilirdi. Teselliyi kokulu çayın kutsal yudumlarında bulmuştu Gabriel. O anda, demliğin dibinde biraz daha kalmış olması için dua ediyordu.

“Mella’nın hastalığı ağırlaşmış.” dedi Urris sessizliği yırtarak. “Sancıları dinmek bilmiyormuş. Bugün ona yeni bir ilaç hazırlayacağız, çocuk. Diyorlar ki, mevcut ilaçlar artık onu iyi etmiyormuş. Ben de böyle olmasından korkuyordum. Zavallı kadıncağız.”

Urris yeniden düşüncelere dalarken, bu kez Gabriel de ona katıldı. Bu habere o da üzülmüştü. Daha birkaç ay öncesine kadar penceresinden portakallı kek kokuları yükselen bu güleryüzlü kadına ne olmuştu da birden yataklara düşmüştü?

Mella köydeki en yaşlı insandı. Onu köydeki herkes sever, sayardı. Özellikle de çocuklar... O, köydeki bütün çocukların ikinci annesi sayılırdı. Kocası yıllar önce bu dünyadan göçüp de kendisi dul kaldığından beri en büyük uğraşı; köyün çocuklarına oyuncak bebekler dikmek, türlü oyunlar öğretmek, kekler pişirmek, bakıcılık yapmak ve masallar anlatmak olmuştu. Mella’nın her ikisi de orta yaşı geçmiş olan bir oğlu, bir de kızı vardı. Oğlu Peras, bir an evvel para kazanmaya başlamak için genç yaşta askeriyeye yazılmaya karar vermişti. Gümüş Ovalar Savaşı’ndan sağ çıkmıştı ve şu anda hâlâ Rodan Askeri Garnizonu’nda astsubay olarak görev yapmaktaydı. Sık sık annesini ziyarete gelirdi. Kızı Neera ise Rodan’lı bir duvar ustası ile evlendirilmişti ama ağabeyi kadar sık ziyarete gelemiyordu. Gerçi yapayalnız da sayılmazdı bu yaşlı kadın. Yıllar önce edinmiş olduğu rengârenk kedilerle birlikte yaşamaktaydı. Kediler, uzaklardaki evlatların ve kaybedilmiş bir kocanın yerini tutmazdı belki, ama en azından yalnızlığın dayanılmazlığını biraz olsun hafifletiyorlardı.

Mella’nın gündelik şikayetleri birkaç ay önce artmaya başlamış; köyün otacısı ve şifacısı Urris de kadının ağrılarını dindirmesi için çeşitli ilaçlar hazırlamıştı. Bu ilaçlar bir süre için işe yaradıysa da hastalık tekrar etmişti. Ama Urris’in pes etmeye niyeti yoktu. Köy ahalisinin sandığının aksine, şifa konusunda bilgisi ve mahareti yüksekti.

“Bugün vadiye gideceksin.” dedi Urris, sessizliği yeniden bozarak.

“Vadiye mi?”

“Evet, vadiye. Kainon Vadisi’ne. Kirra çiçeğine ihtiyacımız var.”

Gabriel ustasına buz gibi bir bakış attı. Kainon Vadisi çok uzaktaydı. Oraya gitmek için yabanda saatlerce yürümek gerekiyordu. Hem ayrıca, orası tehlikeli ve uğursuz bir yerdi. Oradaki mağaralarda eşkiyalar, kaçakçılar, köle tüccarları ve pisliğin geriye kalan ne kadar türü varsa hepsi mevcuttu. Gabriel daha önce onlardan birisiyle karşılaşmış, paçayı zor kurtarmıştı.

“Usta, beni vadiye gönderme. Başka yerde bulunmaz mı bu çiçek?”

Urris bakışlarını Gabriel’e dikti. “Bulunuyor olsaydı seni oraya göndermezdim herhalde, değil mi çocuk? Kirra çiçeği sadece, ve sadece Kainon Vadisi’ndeki gölette yetişir. Yani oraya gidiyorsun.”

Gabriel ne söylemesi gerektiğini bilemedi. “Usta, vadi çok uzakta. Ben... oraya gidemem!”

Urris’in ses tonu ciddileşti. “Gidemem de ne demek, çocuk? Bu yaştan sonra ben mi gideceğim o yolu? İtiraz istemem.”

Gabriel yalvarırcasına ihtiyarın gözlerine baktı. “Usta, lütfen!”

Şifacı ihtiyar, elindeki çay fincanını sertçe masaya bıraktı. “Benim dediğimi yapmayacaksan burada işin ne ha çocuk? Hiç utanmıyor musun? Zaten doğru dürüst bir işe yaradığın yok. Mızmız edeceğine çantanı ve yolluklarını hazırla.”

Gabriel’in bütün neşesi kaçmıştı. “Ama usta, orada bir sürü kanun kaçağı saklanıyor. Hırsızlar, katiller, ne bileyim işte... Haydutlar falan var!”

Urris ayaklandı, sesi yükselmişti. “Amma da zırladın be! Her şeye bir bahane uyduruyorsun. Neymiş efendim, haydutlar varmış. Haydutlar senin gibi sefili ne yapsın? Daha çay demlemeyi beceremiyorsun!”

Çırağın kaşları aniden çatıldı. Dişleri birbirine, alevlenen gözleri ise ustasına kenetlendi. Bu kolayca kabul edilebilecek bir şey değildi. Öfkelenen çırak bağırıp çağırmak istedi, ama buna cesaret edemedi. Derin bir nefes aldı, ağır ağır geri verdi, ve sonra bakışlarını iki eliyle kavramış olduğu süslü fincana indirdi. Urris masadan uzaklaşıp demliğe doğru öylesine yürürken, Gabriel elindeki fincanı öyle güçlü sıkıyordu ki, neredeyse paramparça edecekti. İkisi de birkaç dakika boyunca hiç konuşmadılar.

Gabriel daha fazla üstelemenin fayda etmeyeceğini anlamıştı. Düşüncelerini bir süreliğine de olsa bu durumdan uzaklaştırmayı denedi. Hem kendisine, hem de ustasına biraz zaman tanıdı. İhtiyarın aksi tavırlarını görmezden gelip, onun bu işteki haklılık payına odaklandı. Sonra Mella’yı düşündü. Talihsiz çocuğun kendisine bakacak bir ailesi yokken, bu yaşlı kadın zaman zaman kendisine annelik etmiş, masallar anlatmıştı. Mella’nın geçen yıl kendisi için pişirdiği keki hatırladı. Onun bahçesinden izinsizce kopardığı meyveleri düşündü. Ve bir de, eğer hastalığına yenik düşerse sahipsiz kalacak olan kedileri... Sonra biraz sakinleşir gibi oldu.

 “Usta...”

“Ne var çocuk?”

“Bu Kirra çiçeği... Neye benziyordu?”



Ninar’ın beşinci gününün sabahında hava kapalı ve oldukça serindi. Çalı çırpı, çiçekler ve hatta ağaçlar, kuzeybatıdan esen güçlü rüzgârlara boyun eğmekteydi. Adia köyünün batısındaki yeşil tepelerde küçük siyah bir nokta olan Gabriel, kürkten pelerinine sıkı sıkı sarınmış, elindeki asayı toprağa saplaya saplaya ilerliyordu. Vadiye gitmeyi kabul etmişti, zaten yatacak bir yer istiyorsa başka bir seçeneği de yoktu. Ama bunu ustası istediği için değil, Mella’nın sağlığı için yapacaktı. Bu iyiliği o asil kadına borçluydu. Siyah nokta tepenin zirvesine ulaştı, orada başlayan koruluğun gölgeleri içerisine girdi ve sonra gözden kayboldu.

Gabriel koruluklarda yürümeyi her zaman sevmişti, özellikle de bu bölgelerde. Ağaçların gölgesinde yürümek, doğanın seslerini dinlemek ve taze kokuları içine çekmek onu her zaman rahatlatır, güç ve kuvvet verirdi. Gerçi koruluklar da zaman zaman, özellikle de geceleyin ürpertici oluyordu. Ama Gabriel’e göre bu, Urris’in aşağılamalarına maruz kalmaktan bin kat daha iyiydi. Ah, bir de hava güneşli olsaydı! Güneşin ışıkları ağaç dallarının arasından koruluğun gölgelerine sızıp da yaprakların ve çiçeklerin renklerini açığa vurduğunda burası ne kadar da güzel oluyordu.

Gabriel batıya yaptığı yürüyüşler sırasında her zaman ufku seyreder, fazla uzakta olmaması gereken Rodan şehrinin nefes kesici surlarını ve kulelerini görüp göremeyeceğini hep merak ederdi. Çırak bu yollardan daha önce geçmiş, Kainon Vadisi’ne bir kez de olsa gitmişti. Bu rota üzerinden Rodan’ı göremeyeceğini iyi biliyordu, ama çocukça bir merak duygusuyla yine de uzakları izliyordu.

Gabriel batıya uzanan patikayı üç-dört saat kadar takip etti. Koruluktan çıkıp da karşısında Gümüş Dağlar’ın eteklerini gördüğünde henüz öğle vakti olmamıştı. Rüzgârın şiddeti ve havanın serinliği azalmış, tatlı bir yağmurun damlaları yemyeşil örtünün üzerine düşmeye başlamıştı. Islanmak istemeyen otacı çırağı hemen korunaklı bir ağaç dibi buldu. Dikkatli gözlerle etrafına bakındıktan sonra çantasını açtı, kilerden rastgele seçerek içine tıkmış olduğu lezzetsiz yollukları karıştırdı ve bir iki lokma atıştırdı. Yağmurun etkisi azalana kadar burada beklemeye karar verdi, ve çok uzun sürmemesi için dua etti. Çünkü kaybedecek vakit yoktu. Hava karardığında Adia’ya geri dönmüş olması gerekiyordu.

Öğle vakti yaklaşırken bulutlar, sanki aradan çekilmek istercesine yavaş yavaş dağılmaya başladılar. Toprak ana, güneşine kavuşuyordu. Yolculuk batıya doğru bir süre daha devam etti. Gümüş Dağlar’ı boylu boyunca yarıp geçen Kainon Vadisi’nin girişi kendini belli etmeye başladığında, Gabriel rotasını yavaşça o yöne, yani kuzeye doğru çevirdi. Bir süre sonra, vadinin içerisinden gürül gürül akarak güney ovalarına yayılan Ilirris Nehri’nin uğultusunu duyar gibi oldu. Önünü kapatan ağaç kümesini geride bırakınca da vadinin gölgelerini gördü.

Çocuk vadiye yaklaştıkça, bir süredir derinden derinden içini kemiren korkular da git gide büyümeye, belirginleşmeye başladı. Gabriel adımlarını istemsizce hızlandırdı. Buradaki işini bir an önce bitirmek ve derhal güvenli koruluklara geri dönmek istiyordu.

"Her şey yolunda gidecek, ve bu akşam Adia’ya geri döneceğim." dedi içinden.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 19 -
  • İleti: 690
Başlangıç - II. Bölüm
« Yanıtla #1 : May 22, 2015, 12:25:30 »
Başlangıç
II

Kainon Vadisi denilen yer, Gümüş Dağlar’ın orta yerinde doğal afetler sonucunda oluşmuş, kuzey-güney yönlü dar ve derin bir yarıktan ibaretti. Dağların kuzeyindeki Tarnas Düzlükleri’nden akan Ilirris Nehri bu yarıktan geçer, güneyde Ilossa ovalarına ve oradan da Rodan şehrine kadar uzanırdı. Bu nehir o kadar büyük ve kuvvetlydi ki, vadideki ince kayaları ve taş çıkıntılarını parçalayıp düzeltir, gümbürtüsü dar boğaz ve dönüşlerde kulakları sağır ederdi. Vadi bugün kuzey ve güney ülkeleri arasında önemli bir geçit görevi görse de, vadideki yürüyüş parkuru o kadar zorluydu ki, yolculuklar genellikle kayalara çakılmış köprüler üzerinden veya bazen tehlikeli olabilen patikalardan yapılırdı.

Vadinin Ilirris Nehri’yle kucak kucağa geldiği bu heybetli görüntü, otacı çırağının bu sefer de nefesini kesmişti. Güneş ışığının giremediği, suyun gür sesinin diğer bütün sesleri bastırdığı, kendi kanunları olan, dünyadan bihaber bir yerdi Kainon Vadisi. Hayran hayran bakıyordu çocuk ve haklıydı da. İnsan burayı gördüğünde büyülenmeden edemezdi.

“Dikkatli olmakta fayda var.” diye düşündü genç çocuk, asma köprüler üzerinden kuzeye doğru ilerlemeye çalışırken. Kim bilir kaç farklı talihsiz yolcu, dikkatsiz bir adımın sonucunda nehre düşmüş ve akıntıya kapılmıştı? Ve tabii bir de kanun kaçakları vardı. Vadinin köprülerini ve patikalarını yükseklerden gören irili ufaklı yüzlerce küçük mağarayı kendilerine mesken tutmuşlardı. Onlar yolcuları her zaman izlerlerdi. Çünkü kanunun güçlerine karşı her zaman tetikte olmaları gerekiyordu.

Gabriel de izlendiğinin farkındaydı. Otacı çırağı kendisini izleyen gözleri göremiyor, ama hissedebiliyordu. Vadinin daha derin ve daha karanlık olan kısımlarına ilerleyip de, artık arkasında Ilossa ovalarını görememeye başladığında, endişeleri de artmaya başladı. Ne zaman yükseklerde bir taş parçası kırılıp nehre düşse, veya kayalardaki deliklerden birinden bir kuş fırlayıp kanat çırpsa, çocuğun yüreği ağzına geliyordu. Bir kanunsuzun veya vahşi bir hayvanın saldırısına uğrasa hiçbir yere kaçamazdı. Kendisine çılgınca gelse de, böyle bir tehditle karşı karşıya kaldığında bu köprülerin neresinden, nehrin hangi noktasına atlayabileceğini sık sık düşünüyordu. Bir yandan da kolayca tırmanabileceği kaya çıkıntılarına ve sığınabileceği yerlere bakınıyordu.

Gabriel, vadideki sayısız köprüden birisini daha geçip taş bir patikaya vardığında, soluklanmak için bir-iki dakika mola verdi. Matarasından birkaç yudum su içti, ve ceplerine doldurduğu kuru üzümlerden bir avuç kadar ağzına attı. Bu loş ve ışıksız geçitte ne kadar ilerlerse, günün hangi saatinde olduğunu da o kadar şaşırıyordu. İçinden bir ses geç kaldığını söylüyordu. Köye geri dönüşü muhtemelen gece yarısını bulacaktı. Bu da ihtiyar Urris’in küplere binmesi demekti. Onu oyalanmak ve gezip tozmakla suçlayacak, hiçbir açıklamayı kabul etmeyecek, gece boyunca söylenip duracaktı. Neyse ki şu gölet fazla uzakta değildi artık. Gabriel çantasını düzenleyip kapattı. Tedbiri elden bırakmadan, bu kez biraz daha seri adımlarla ilerlemeye devam etti. Birkaç köprü ve patika daha geçti. Sonunda, aşağı yukarı bir saat kadar sonra gölete vardı.

Gölet denilen yer; dağ yarığının oldukça genişlediği, ve öfkeli nehrin bu sayede biraz daha sakinleşerek kendini serbest bıraktığı, daha sessiz ve huzurlu bir yerdi. Burası gün ışığını fazlasıyla alıyordu. Pek çok kuşun ve dağ hayvanının uğrak noktasıydı, ve vadinin genelde kayalık olan yapısının aksine, burada pek çok bitki ve ağaç türüne rastlamak mümkündü. Mükemmel bir manzaraya ve eşsiz renklere sahipti gölet. Gabriel, insanların arzularının ve pis ellerinin buraya hâlâ uzanmamış olmasına şaşırmadan edemiyordu.

Manzaranın tadını yeterince çıkardıktan sonra, göletin çevresini dolaşan toprak patikada yürümeye başladı Gabriel. Vadinin tehlikeli ve gözetim altındaki parkurundan şimdilik kurtulduğuna, yeniden ferah kokuların ve tatlı cıvıltıların içinde olduğuna çok seviniyordu. Ustasının Kirra çiçeği hakkında verdiği tarifi hatırlamaya çalıştı, sonra da göletin yakınlarında kalmaya çalışarak, çalı çırpının içini yoklamaya başladı.

Kirra, bol su ve ışık isteyen bir çiçekti. İnsanların henüz tamamen kavrayamadığı birkaç gizli ve ölümcül hastalığın tedavisine iyi geldiği düşünülürdü. Ustasının demesine göre, koca dünyanın yalnızca bu noktasında yetişiyordu bu eşsiz çiçek. “Belki o da vadinin uzun parkurunu aşamıyordur.” diye düşündü otacı çırağı. Bazen elleriyle, bazen de asasının dibiyle önüne çıkan çalıları ve dalları kenarlara itiyor, mor bir kafaya ve lacivert yapraklara sahip olan bu küçük, ulaşılmaz çiçeği bulabilmek için her yere bakınıyordu. Aramaya devam ederken, ustasının sıkı sıkı tembihlediği bir şeyi içinden tekrar etti: “Sakın çiçeğe zarar vereyim falan deme Gabriel efendi. Tek bir tanesi bile çok kıymetlidir. Çiçeği bulduğunda, mor renkli başlığına elini sürmeden, gövdesinden tutarak nazikçe sar. Çantanın bir gözüne koy, ve hiç vakit kaybetmeden buraya gel. İlacı yapabilmem için çiçeğin solmamış olması gerekiyor, bunu sakın unutma!”

Kendisini gıdıklayan ve bazen ürperten kıyı otlarının, sert dalların ve dikenlerin arasında, lacivert veya mor bir renk yakalamaya çalışıyordu Gabriel. Gölün çevresindeki turunu tamamlamak üzereydi ve neredeyse iki saattir, çamurlara bata çıka bu lânet çiçeği arıyordu. Her tarafı yara bere içinde kalmış, pelerini yırtılmış, ayakları da ıslanmıştı. Az sonra hava kararmaya başlayacaktı. Çocuğun umutları sönmeye başlamış, morali de iyice bozulmuştu.

Derken gözleri, gölün karşı kıyısında morumsu bir noktaya takıldı. Daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı, ve hayal görmediğine emin oldu. Karşı kıyıda, mor ya da lacivert olabilecek bir bitki, belki de bir Kirra çiçeği duruyordu. Gabriel oradan bir saat kadar önce geçmiş, oradaki ağaçları ve çalıları da bir hayli kurcalamıştı, ama o çiçeği görememişti. Neden göremediğini de buradan bakınca anlıyordu. Az önce, fazla içine giremediği için bakmaktan vazgeçtiği devasa bir çalı yığını tarafından örtülmüştü çiçeğin çevresi. Suyun tam kenarındaydı ve adeta oraya hapsolmuştu. Başka bir açıdan görülebilmesi olanaksız olurdu. Kalbi heyecanla atmaya başlayan Gabriel, işi gücü bıraktı. Gölün çevresini turlayan patikaya geri döndü, ve hemen o noktaya doğru koşmaya başladı.

Dizlerine kadar suya giren, ve sahil şeridinin bu kısmını tamamen kapatmış olan büyük çalı yığınını suyun içerisinden geçmeye çalışan Gabriel, sonunda bu kıymetli çiçeği bulup da gövdesini nazikçe kavradığında sevinçten bayılacak gibi oldu. İçinden dışarı taşan hafif kahkahaya engel olmaya çalışmadı. Elinde tutmakta olduğu çakıyı kullanarak toprağı eşeledi ve çiçeğin köklerine zarar vermeden onu oradan çıkardı. Sonra da çantasını, asasını ve pelerinini bırakmış olduğu noktaya geri döndü. Şimdiden dönüş yolunu düşünmeye başlamıştı. Çantasındaki bezi yere açtı, çiçeği bir ucuna yerleştirdi ve bezi nazikçe çevirmeye başladı.

“Burada ne yapıyorsun evlat?”

Duyduğu bu ani ses ile vücudunun her yerini dolaşan korkunç bir ürperti dalgasına kapılan Gabriel, bir-iki saniyelik şaşkınlığı attıktan sonra korku içinde doğruldu. Sesin geldiği yöne doğru dönerken, beze sarılmış çiçeği vücudunun arkasına gizlemeye çalıştı.

Sesin sahibi, koca bir diken yığınının ardından kendini gösterdi. Gri bir cüppe giyen ve basit bir asa taşıyan uzun boylu bir adamdı. Uzun siyah saçları, güneşin son ışıklarıyla parlıyordu. Solgun bir teni, kemikli bir yüzü ve gece kadar kara gözleri vardı. Genç ve bakımlı görünüyordu, ama en azından otuzbeş yaşında vardı.

“Sana söylüyorum evlat, burada ne yapıyorsun?” dedi yabancı sert bir tonda. Biraz daha yaklaşmıştı.

“Ben... eee... dinleniyordum efendim.” Nefes alıp vermeyi bile unutan Gabriel’in yanaklarındaki o tatlı kızıllık bir anda solmaya başlamıştı.

Yabancının çatık kaşları bir anda havaya kalktı, gözlerinin etrafındaki sert çizgiler bir an yumuşar gibi oldu. “Dur biraz. Seni tanıyorum. Sen...” Hafızasını tarayan adamın gözleri yalnızca bir an için boşlukta kaldı. “Heh. Sen şu Adia’lı şifacının çırağı değil misin?”

“Evet efendim.”

“Burada daha önce de karşılaşmıştık, beni hatırladın mı küçüğüm?” dedi adam, ses tonu biraz yumuşarken. “Sanırım o gün pek havanda değildin.”

“Hatırladım. Ama isminizi hatır...”

“Lethis” dedi adam, gözleri Gabriel’inkileri delip geçerken. “Ve sen de Gabriel’sin.” dedi, çocuğu rahatsız eden tuhaf bir gülümseme takınarak. “Burada ne yapıyorsun, Gabriel?”

Adamın ses tonu artık iyice alçalmış, adeta gölgelere bürünmüştü. Kara gözleri, genç çocuğun arkasında gizlediği eline kilitlenmişti.

“Beni buraya ustam gönderdi, Bay Lethis.” dedi çocuk. “İlaç malzemeleri topluyordum.”

İçinden bir ses Gabriel’e derhal koşmaya başlamasını söylüyordu. Yere yaydığı eşyalarını bırakıp, arkasına bile bakmadan kaçmalıydı. Ama buna bir türlü cesaret edemiyordu. Bu siyah saçlı, mürekkep gözlü adamda, onu olduğu yere kilitleyen tuhaf bir cazibe vardı. Ondan korktuğu kadar, etkileniyordu da.

“Galiba şu elinde gizlemeye çalıştığın şeyden bahsediyorsun, küçüğüm.” dedi Lethis, tehditkâr görünmeyen adımlarla çocuğun etrafında bir tur atmaya başlarken. “Nedir o?”

Gabriel sessiz kaldı.

“Benden korkmana gerek yok, Gabriel. Sana zarar vermek niyetinde değilim. Yalnızca arkadaş olmak istiyorum, tamam mı?”

“Kimsin sen?” dedi çocuk, cesaretini biraz olsun toplayıp, hitap şeklini değiştirerek. “Beni neden takip ediyorsun?”

Lethis iç çekti, usanmış bir tavrı vardı. “Ah, Gabriel. Seni takip ettiğim falan yok. Buraya uzaklardan gelen sensin, unuttun mu?”

Sorusunun cevabını henüz alamamış olan otacı çırağı, kısılmış gözleriyle adamı süzmeye devam etti.

“Ben bir Assarin rahibiyim. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye sordu Lethis, merakla çocuğu izlerken.

“Hayır.”

“Yani; ben hem bir ruhani lider, hem de üst düzey bir eğitim almış bir hekimim, küçüğüm.” diye açıkladı Lethis. Gabriel’in çevresindeki yavaş turuna devam ediyor, çocuğu de kendi ekseni etrafında dönmeye zorluyordu. “Bizler de ilaçlar hazırlamak için doğanın nimetlerinden faydalanırız. Tıpkı sizin gibi. Ben zamanımın çoğunu burada geçiririm.”

“Bütün Assarin rahipleri kılıç taşıyorlar mı?” diye cevapladı Gabriel, keskin mavi gözleri adamın gri cüppesinin katmanları arasındaki çıkıntıyı incelerken.

Lethis durdu. Kara gözleri, buz mavisi beneklerle buluştu. İkili, kısa bir süre bakıştılar. Çıt çıkmadı.

Sonra rahip cevap verdi: “Bilmiyorsan söyleyeyim. Vadinin içerisi eşkiya doludur. Rahipler kılıç taşımazlar, ama buraya geldiğimizde kendimizi savunabilmemiz için böyle önlemler alıyoruz.”

Gabriel hiç ikna olmamıştı. Bu kurnaz görünüşlü adamın söylediği hiçbir kelimeye inanmıyordu ve konuşmaya devam ederek rahibi daha da köşeye sıkıştırabilmek için karşı konulmaz bir istek duymaya başlamıştı.

“Peki Bay Lethis.” dedi, yeniden saygılı bir üslup takınarak. “Sizin buradaki işiniz nedir?”

“Özel bir çiçek topluyorum, küçüğüm.” dedi rahip, ve sözü Gabriel almadan konuşmasına devam etti. “Aslında çok zehirli bir çiçektir. Ama bu zehrin panzehiri de aynı çiçeğin yapraklarından yapılıyor.”

Gabriel’in kafasına soru işaretleri doluştu. “Ne çiçeği bu?” diye sordu merakla.

“Benim geldiğim yerde Alkarra derler.” dedi Lethis, sakin ve ifadesiz bir tonda. “Ama siz bu yörede Kirra çiçeği diyorsunuz.”

Gabriel’in yüzü şaşkınlıktan beş karış olmuştu. “B-bir yanlışınız olmasın, beyim?”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Lethis, çocuğa kenetlenmiş olan gözleri ısrarlı bir cevap arayışındaydı.

Gabriel, arkasında gizlediği şeyin bir Kirra çiçeği olduğunu belki çok uzun süre saklayamayacaktı, ama en azından şimdilik bunu açık etmemeye niyetliydi. “Bildiğim kadarıyla o çiçek şifalıdır, beyim. Ben öyle duymuştum. Gizemli hastalıkları iyi edermiş.” diye açıklamaya çalıştı.

Lethis fazla düşünmeden cevapladı: “Duydukların doğru değil, evlat. Bu imkânsız. Bunu sana kim anlattı?”

Gabriel bu soruyu cevaplamak istemedi. Bir süre adamın kara gözlerine öylece baktı.

“Yoksa..." diye tahmin yürütmeye kalktı Lethis, suratı tiksintiyle dolarken. "Yoksa bunu sana ustan olacak o adam mı söyledi?”

“Bay Lethis, Adia’da çok yaşlı bir kadın yaşar. Şu anda çok hastadır. Ustam bu kadını sadece Kirra çiçeğinden yapılan bir ilacın iyi edebileceğini düşünüyor.”

"Yooo..." diye karşı çıktı rahip. Yanı başındaki bir ağaca hafifçe yaslandı, gözlerini toprağa indirdi, ve tıpkı bir şey hatırlamaya çalışıyormuş gibi, kendi düşüncelerine dalıp gitti.

“Bay Lethis?”

Adam bir anda kendine geldi. “Gabriel... Şimdi beni iyi dinle. Bir yanlışın içinde olabilirsin, küçüğüm.” dedi. Gergin bir hâli vardı. “Kirra çiçeği ya ölümcül zehirler hazırlamak için, ya da o zehirlere panzehir yapmak için kullanılır. Hastalara şifa veren bir tarafı yoktur.”

“Ama... Bay Lethis...”

“Gabriel, senin ustan bir panzehir yapmaya çalışıyor olabilir mi? İyi düşün, küçüğüm."

Şaşkınlık içinde kalan çocuk biraz düşündü. "Hayır... Sanıyorum ki öyle değil, Bay Lethis."

Rahibin yüz ifadesi ciddileşti. "Öyleyse büyük bir yanlış yapıyor olmalısınız."

Konuşmanın iplerini elinden kaçırmış olan Gabriel’in şaşkınlığı, anlatılacak gibi değildi. Çocuk, bu son duyduklarından hiç memnun olmamıştı. Yan yatmış bir ağaç kütüğünün üzerine oturdu. Beze sarılı nesneyi yanıbaşına koydu, ve ellerini önünde kavuşturdu. Gözleri bir süre boyunca doğanın su üzerindeki yansımalarına daldı.

Onu izlemekte olan Lethis konuşmasına devam etti: "Gabriel, eğer bir Kirra çiçeği bilgisiz ve beceriksiz ellere geçerse, masum insanlar ölür. Bu çiçeğin zehiri çok etkili ve ölümcüldür. Buna maruz kalmış birini kurtarmak neredeyse imkânsızdır. Beni anlıyor musun?"

Otacı çırağı, gıkı bile çıkmadan dinliyordu. Dili tutulmuş gibiydi. Verecek bir cevap arıyor, fakat bulamıyordu.

"Kim bilir? Belki de ustan bu nadide çiçeği yeterince iyi tanımıyordur, Gabriel." diye varsaydı rahip. "Ama en azından senin bunu iyice öğrenmeni isterim. Kısa bir yürüyüşe ne dersin? Sana bu değerli çiçekle ilgili daha fazla şey anlatayım, ve eğer istersen zehirli olduğunu da ispat edeyim."

Gabriel henüz hiç tanımadığı, fakat tekinsiz biri olduğundan da hâlâ hiç şüphe duymadığı bu adamın peşinden elbette ki gitmeyecekti. “Bay Lethis, teşekkür ederim, ama geç olmadan eve dönmek zorundayım.”

"Gabriel, diyelim ki bir Kirra çiçeği bulmayı başardın. Onunla ne yapacağın beni ilgilendirmez, ama yine de sana anlattığım şeyleri hiçe sayıp bu çiçeklerden birini ustanın ellerine teslim öylece teslim edemezsin! Eğer siz ikiniz ne yaptığınızın farkında değilseniz, bu büyük bir... cahillik olur."

Otacı çırağı, hem istemeden yapmış olduğu imadan, hem de bilgisizliğinden dolayı kötü bir hisse kapıldı. "Bay Lethis, elbette ki sizin sözlerinizi hiçe saymıyorum. İnanın bana, vakit çok geç oldu. Ustam çok aksi bir adamdır. Bana burada, çabucak anlatıverseniz?"

Ağaçların arasında esen rüzgâr etkisini biraz daha artırdı, birkaç kurumuş yaprak rastgele ortalığa savruldu. "Burası bu iş için pek de uygun sayılmaz, küçüğüm. Gölette güvende değiliz. Birazdan hava kararacak, ve bana kalırsa zaten çok geç kaldın. İstersen acele etme ve bu gece benim misafirim ol. Kaldığım yer pek de uzakta değil." dedi rahip, yumuşak ve dostane bir ses tonuyla.

Çocuk korkularının tırmanmakta olduğunu hissetti. Güvenmeyi bir türlü başaramadığı bu tuhaf adamın teklifine sıcak bakmıyor, ama bu teklifi nasıl reddedeceğini de bir türlü kestiremiyordu. "Teşekkürler Bay Lethis. Bu... gerçekten gerekli değil."

Lethis bunu duyduğuna üzülmüş gibiydi. “Seni zorlayamam Gabriel. Ama düşün, birazdan karanlık çökecek. Soğuk ve yıldızsız bir gece seni bekliyor. Önünü bile göremeyeceksin. Böyle yolculuk etmek hiç güvenli olmaz.”

Gabriel yavaş yavaş nefes alıp veriyor, eve dönüş yolunun engebelerini düşünüyordu. Aslında rahip pek de haksız sayılmazdı, ama keşke genç çocuk bu adama biraz daha güvenebilseydi.

“Gabriel, lütfen benimle gel. Sadece konuşmak ve sana göstermek istiyorum, çünkü bu çok önemli bir konu. Aksi hâlde masum insanların hayatıyla oynayacaksınız. Hava kararmadan evvel kaldığım yere varmış oluruz. Küçük bir ateş yakar, güzel bir yahni yeriz. İyice dinlendikten sonra yarın sabah yola çıkarsın, olmaz mı? Lütfen güven bana.”

Gabriel’in açıklama yapacak hâli kalmamıştı. Sessizce otururken, aklında hızla belirip kaybolan onlarca ihtimal ile yüzleşmekteydi. Bu adama hâlâ güvenmiyordu, ama hem Lethis'ten öğreneceği şeyleri merak ediyor, hem de içten içe onun doğru söylediğine ikna olmak istiyordu. Üstelik nazik ve düşünceli bir adama benziyordu Lethis. Ustası gibi aksi, bağırıp çağıran, aşağılayıp duran birisi de değildi. Kendisine iyi davranıyordu. Belki de korkuları ve güvensizliği yersizdi çocuğun. Ayrıca akşam yemeğinde yahni vardı, ve buna da hayır demek pek olanaklı değildi.

“Eee, ne diyorsun evlat?” diye sordu Lethis sabırsızlanarak.

“Tamam. Sizinle geleceğim Bay Lethis. İzninizle eşyalarımı toplayayım, sonra siz bana yolu gösterin.”

Lethis coşkuyla gülümsedi. “Doğru seçimi yaptın, küçük dostum!” dedi, eşyalarını toplayan çocuğa bakarken. Sonra gözleri, eski bir bez parçasına sarılmış olan o ince uzun nesneye takıldı. “O şeyin ne olduğunu bana söylemeyecek misin?”

“Bu bir Kirra çiçeği, Bay Lethis.” dedi çocuk, artık bunu saklamak derdinde değildi.

Bunu duyduğunda Lethis’in yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka

Kharnos

  • Narrator
  • - 19 -
  • İleti: 690
Başlangıç - III. Bölüm
« Yanıtla #2 : May 24, 2015, 22:10:16 »
Başlangıç
III

Kendini bir Assarin rahibi olarak tanıtmıştı Lethis. Bu sıfat çocuğa bir şeyler ifade etmekten hâlâ uzaktı, ama artık umursadığı da yoktu Gabriel’in. Rahibin peşi sıra, göletten kuzeye doğru ayrılan patikanın yolunu tuttu. Vadinin içerisinde, yeniden gürüldemeye başlayan Ilirris’in üzerine kurulmuş köprüleri kullanarak yarım saat boyunca ilerlediler. Daha sonra rahibin bildiği bir gizli geçidi ve birkaç patikayı kullanarak, kısa zamanda oldukça yükseklere çıktılar. En sonunda, çevresi yeşil ve verimli olan bir açıklığa vardılar. Az ilerideki ağaç kümesinin gölgesinde duran sade ahşap kulübe, rahibin evi oluyordu. Burası vadinin içerisine oldukça hakim bir noktaydı.

“Görüyor musun, küçüğüm?” diye işaret etti rahip, vadinin kuzeyinde kalan inanılmaz yükseklikteki şelaleyi göstererek. “Etkileyici, değil mi?”

Gabriel, rahibin parmağını izleyince bir süre kuzeydeki manzaraya bakakaldı. “Evet, Bay Lethis." dedi gözlerini şelalenin muazzam yüksekliğinden ve köpüren sularından ayırmadan. "Ben burada bir şelalenin olduğunu bile bilmiyordum.”

“Öyleyse, benimle gelmene bir kez daha sevindim. Haydi içeri geçelim.”

Rahibin evi oldukça sade eşyalara sahip, temiz ve derli toplu bir yerdi. Gabriel rahibin ardından içeriye girip salona şöyle bir göz gezdirdi. Bu sırada burnuna hoş bir esansın zerrecikleri temas etti. Geniş salonun içerisini yavaş yavaş adımlarken gerginliği azaldı. Şelalenin o hafif uğultusu ve içerideki o büyülü koku sayesinde, çocuk çok geçmeden sanki tatile gelmiş gibi rahatladı.

İkili, çanta ve bohçalarını eve yerleştirdiler. Gabriel temizlenip kurulanmakla meşgulken, rahip de yahni için sebzeler, baharatlar ve bir miktar tuzlanmış et çıkardı. Evin önündeki açıklığın korunaklı bir yerinde küçük bir ateş yaktı, ve ikili beraberce yemeği pişirdiler. Gabriel, Adia’da geçirdiği hiçbir akşamda böylesine bir huzur ve mutluluk hissetmemişti. Bu doğa harikası yerde yalnız, özgür ve bir kuş kadar hafiftiler. Herhangi bir şey için yardımlaştıkları anlarda, iki eski dost gibiydiler.

İkili fazla oyalanmadan yemeğe oturdu. Gabriel, ağzının suları aka aka pişmesini beklediği yahniyi koca koca lokmalarla yutarken, yemeğini küçük parçalar halinde, yavaşça yiyen rahip de aralarda söze girmeye başladı.

“Gabriel, söyle bana. Yaşadığınız yere silahlı adamlar geliyor mu hiç? Ya da tekinsiz görünen adamlar?”

O anda birşeyler çiğnemekle meşgul olan çocuk, gecikmeli olarak cevap verdi. “Köye arada sırada Rodan’lı askerler gelirler. Bir şeyler yer, içer, sonra da giderler.”

“Köyden bahsetmiyorum. Yani evinize, ilaçları ve merhemleri hazırladığınız yere demek istiyorum. Hiç geliyorlar mı?”

Çocuk biraz düşündü. “Bir keresinde köyden olmadığını bildiğim bir adam, bir ilaç almaya gelmişti. Ama silahı var mıydı pek emin değilim, çünkü ustam o gelir gelmez beni dışarı yollamıştı.”

Lethis kafasını onaylarcasına salladı. “Peki, seni neden yollamıştı?” diye sordu. Yüz ifadesinden pek bir şey anlaşılmıyordu.

“Hatırlamıyorum, ama muhtemelen önemsiz bir şeydi. Belki de yalnız kalmak istemişlerdir.” diye cevapladı Gabriel.

“Anladım.” dedi rahip, düşünceli düşünceli. Bir süreliğine yemeğine döndü, çocuğa da karnını iyice doyurması için biraz fırsat verdi. Aslında çocuğa sormak istediği pek çok şey vardı, ama onun gözünü korkutmak istemediği için sorularını şimdilik kendine sakladı.

“Bir dakika...” dedi Gabriel aniden, ağzındaki eti çiğnemekten vazgeçerek. Rahibin meraklı bakışları, çocuğun donuk mavi gözleriyle buluştu.

“Bir keresinde bizim tezgâhın üzerinde deriden, silindirik bir kılıf görmüştüm. İçinde okları andıran tüylü, minyatür çubuklar vardı. Ustaya onların ne olduğunu sorduğumda bana kızmıştı. Ben her şeye burnumu sokuyormuşum.”

Lethis’in kaşları, kulaklarına inanamıyormuşçasına havalara yükseldi, dudakları şaşkınlıkla aralandı. Aceleyle yutkunarak “Bir dakika... Sen ciddi misin?”

Adamın tepkisine anlam veremeyen Gabriel, bunu söylemekle yanlış bir şey yapıp yapmadığını merak etti. “Biliyorum bu dediğim silahtan sayılmaz. Küçücüktü ve daha çok oyuncağa benziyordu. Ama aklıma geliverdi işte.” diyerek toparlamaya çalıştı.

“Bu inanılır gibi değil...” dedi Lethis kısık bir sesle, gözlerini ateşe dikmiş, kaşlarını çatmış, düşünürken.

“Nedir o? Ne oldu Bay Lethis?"

Ateşi besleyen odunlardan birisi çatırdadı, birkaç kıvılcım karanlığa doğru sıçradı. “Zehir yapıyor...” dedi rahip dudaklarıyla, gözlerini ateşten ayırmadan.

Çocuk rahibin ne söylemeye çalıştığını anlamıştı, ya da en azından tahmin etmişti. Ertelenmiş bir korkuyla, yanılmadığından emin olmak için, gözlerini rahibin yüzüne kenetledi. Ve bu konuşmadan çılgınca bir sonucun çıkmaması için dua etti.

Lethis yüzünü kaldırdı, doğrudan çocuğun gözlerine baktı ve sesini gürleştirdi. “Gabriel. Senin ustan zehir yapıyor. Sana göletteki konuşmamızda da anlatmaya çalışmıştım. Kirra çiçeğinin mor renkli kafası zehirlidir. Senin ustan bu zehri çiçekten çıkarmayı ve işlemeyi öğrenmiş. Bunu da, inanıyorum ki, suikastçılara satıyor.”

Gabriel donakaldı. “Bu... doğru olamaz.” Biraz düşündü. Kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. “Hayır. Bir yanlışlık olmalı.”

Lethis, Gabriel’in itirazını kendi üzerine alınmadı. Çocuğun itiraz etmesi, ustasını koruması olağan bir şeydi. Kendisi de konuyu yeniden değerlendirdi, biraz daha ağırdan almaya karar verdi.

“Gabriel, sana da mantıksız geliyor biliyorum. Ama tezgâhınızın üzerinde gördüğün ve oka benzettiğin o küçük şeyler var ya, işte onlar birer suikast silahıdır.”

Gabriel şaşkınlık içinde rahibe bakıyordu. Yemek için eline aldığı ekmek dilimini elinde unutmuş gibi bir hâli vardı genç çırağın. Rahibin söylediklerinin gerçek olmaması için dua ediyor, hafızasının derinliklerinden bu tezi çürütebilecek bir şeyler bulup çıkartmaya çalışıyordu.

"Bay Lethis... Siz... bütün bunları nereden biliyorsunuz?"

Rahibin gözleri ateşin yansımasıyla alevlendi, sonra alevler aynı hızla söndü. "Ben bir hekimim küçüğüm, bunu unutma. Bu küçük oklarla zehirlenmiş pek çok kişiye tedavi uyguladım."

Rahibin dedikleri kulağa pek mantıksız gelmiyordu. Gabriel düşündü. Eğer Urris ustanın zehir hazırlayıp sattığı doğruysa, ve kendisi böyle iğrenç bir suça istemeden de olsa ortaklık ediyorsa, derhal bir çıkış yolu bulmalıydı. Eğer bu gizli gerçek su yüzüne çıkarsa, Rodan’ın acımasız adaleti sadece ustasına değil, kendisine de uygun bir ceza biçerdi. Bunları düşünmek genç çırağı korkuttu, ve bu korku, onun genç ve ateşli kalbinde bir nefretin filizlenmesine sebep oldu. Hızla büyüyen, gelişen ve düşünce dalgalarının orta yerinde olgunlaşan bir nefret... Ustasının hakaretleri, aşağılamaları ve gizli kapaklı çevirdiği işlere ait hatıralar, ardı ardına zihnine dolmaya başladı çocuğun. Bir ara, zihnini yoran bu düşüncelerden kopup başını kaldırdı ve rahiple göz göze geldi.

“Bir dakika...” dedi genç çocuk. “Peki ya Mella? O ne olacak? Bütün bunlar bir yalan mıydı?”

“Mella mı?” diye sordu Lethis, çocuğun neden bahsediyor olduğunu anlamaya çalışarak.

“Evet. Hani şu size bahsettiğim, çok hasta olan yaşlı kadın. Ustam bana yalan mı söyledi?”

Ellerini ateşin zayıflamaya başlayan alevleri üzerinde gezdiren rahip bir süre düşündü. “Yalan söylemiş olduğunu sanmam, Gabriel.” dedi endişeli gözlerle. “Adia küçücük bir köy. Eğer gerçekten hasta olmasaydı bunu bilirdin değil mi? Bilmesen bile kolayca öğrenebilirdin.”

“Öyleyse ben bu vadide hangi kirli amaca hizmet ediyorum acaba?” diye yakındı Gabriel. Kaşları çatılmış ver bariz bir biçimde öfkelenmişti. Yerden bir taş aldı ve uçurumun karanlığına doğru fırlattı.

“Kirra çiçeği kadının hastalığına iyi gelmez Gabriel. Bu konuda bana inanmanı istiyorum.” dedi rahip. Gözleri daha fazlasını anlatıyordu, ama rahip daha fazla konuşmamayı tercih etti.

“Zaten yaptığı diğer ilaçlar da hiçbir işe yaramadı.” diye belirtti Gabriel, bu sözcüklerinin ardından yeni bir ihtimalle yüz yüze gelirken.

Lethis ve Gabriel, bir süre hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. İliklerine işlemeye başlayan soğuk dağ esintisine aldırış etmediler, ateşin sönmek üzere olduğunun ise farkında bile değillerdi. Sonra Gabriel’in gözleri uzaklara, bu karanlıkta hayal meyal görebildiği şelalenin hareketlerine takıldı. Bir süre daha düşündü, ve uzaklara bakmaya devam ederek: “Demek ki ustam onu iyileştirmeyecek, Bay Lethis.” dedi.

Lethis, çocuğun varacağı sonucu merak ettiğinden sessizlik içinde, ama soru soran bakışlarla dinledi.
“Onu iyileştirmeyecek. Onu öldürecek!”

*    *    *

Ninar'ın altıncı gününün öğle saatlerinde, Adia köyünün batısındaki tepelerde siyah bir nokta belirdi. Köyün en yüksek yerine kurulmuş olan, ve diğer evler tarafından dışlanmışçasına uzakta duran, küçük ve yalnız eve doğru ilerliyordu. Köyün otacısı ve şifacısı Urris'in yaşadığı eve doğru...

Evin kapısı hararetle, gür ve aceleci bir tonda çalındı. Eski tahta kapı çok geçmeden açıldı. Usta ve çırak, evin girişinde gözgöze geldiler. Ustanın zalim kaşları ve memnuniyetsiz dudaklarına, çırağı nefret kusan bakışlarla karşılık verdi. Soğuk bir rüzgâr içeriye doldu, girişteki masanın üzerinde duran ne varsa hepsini yerlere savurdu. 

"Seni... Seni sersem, işe yaramaz, baş belası çırak seni!"

Urris genç çocuğu kıyafetinin ensesinden tutup içeriye sürüklerken, ayağı kapı eşiğine takılan Gabriel neredeyse yere düşüyordu.

"Dün akşam burada olman gerekiyordu, sana demedim mi ha çocuk?"

Urris söylene söylene kapıyı kapatırken, Gabriel de kendini topladı. Elini çantasının derinliklerine daldırdı ve beze sarılı olan nesneyi arayıp bularak sıkıca kavradı.

"Çiçeği bulabildin mi bari? Eğer bulamadıysan bunun bedelini ödersin, bunu bil!"

"İşte burada, usta." dedi büzülmüş bir sesle konuşan çırak. Urris, çocuğun kendisine uzattığı eski bez parçasını vahşice kapıverdi.

"Evet, görünüşe göre bir tane bulmuşsun." diye belirtti ihtiyar, zarar görmemiş olan çiçeği bir müddet inceledikten sonra. Gabriel, bu gelişmenin onu biraz da olsa sakinleştirip sakinleştirmeyeceğini merak etti. Lâkin ihtiyarın sakinleşme ihtimali, en az bedeni kadar zayıftı.

"Kırk yılın başı bir işe yaradın diyecektim sana, ama demiyorum, çocuk!"

Gabriel, aksiliğiyle meşhur olan adamı bu sefer neyin kızdırdığını hiç merak etmiyor, durgun bir öfkeyle onun gözlerine bakıyordu.

"Geç kaldın işte! Seni vadiye gezip tozasın diye mi gönderdim ben?"

"Usta..."

"Cevap verme çocuk! Zamanlama konusunda sana ne demiştim ben? Bu getirdiğin şeyi basit bir taş parçası mı sanıyorsun? Sana verdiğim her işi eline yüzüne bulaştırıyorsun. Bilseydim, başkasını gönderirdim."

"Ama..."

"Sen dua et de çiçeğin yaprakları hâlâ taze olsun!" Usta, açıklama yapmak isteyen çırağını dinlemedi. Arkasını dönüp, ilaçların kaynatıldığı ve karışımların hazırlandığı odaya doğru yöneldi. Küçük ve hızlı adımlarla dağınık salonu geçerken hâlâ söyleniyordu: "Bugüne de yetişmez ki bu ilaç. Zavallı kadın belki de senin yüzünden ölüp gidecek!"

Kendini iyi hissetmeyen genç çocuk derin derin nefes alıp verdi, bir yerlere oturma ihtiyacı hissetti. Ayakta durmaya ne gücü, ne de ruhu yetiyordu artık. Pencerelerden birinin dibine sindi, bacaklarını karnına doğru çekti ve kollarını etrafına doladı. Kendi üzüntüsünü ve gerginliğini dindirmeye uğraşırken, gri gökyüzü büyük bir gürültüyle patladı. Yağmur yağacaktı.

Genç çırak, cinleri her daim tepesinde olan ustasından sevgi ve şefkat beklemiyordu. Ama insan bir tas çorba, ya da sıcak bir çay ikram etmez miydi? Ya da en azından, bir hoş geldin demez miydi?

Derken Gabriel, sabrının son kırıntılarının da kaçıp gitmesine sebep olan ve her geçen an daha da rahatsız edici hâle gelen yeni bir idrakın etkisi altında kaldı.  Soğuk gözleri ince birer çizgi haline gelene kadar kısıldı, ve ustasının son cümlesi çocuğun aklında tekrar tekrar yankılandı:

"Zavallı kadın belki de senin yüzünden ölüp gidecek!"

Eğer zavallı Mella'yı sağlığına kavuşturamazsa -ki bu ihtimal Gabriel'e göre artık kaçınılmazdı- bu duygusuz adam onu sorumlu tutacaktı! Aşağılık ihtiyar, hem hastalanıp duran bu kadından tamamen kurtulacak, hem de bütün suçu ona atacak, kendisini de aklamış olacaktı. Bu kesinlikle kabul edilemez, son derece haksız ve onursuz bir suçlama olurdu. Gel-gitler yaşayan Gabriel içindeki öfke dalgalarını yatıştırmayı başaramıyordu. Kapana kısılmış bir ruh haliyle ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Buradaki her şey artık midesini bulandırıyordu.

Genç çocuk bir süre sonra ayağa kalktı. Çürümeye yüz tutmuş parkeyi gıcırdatmamaya çalışarak, yavaş ve sessiz adımlarla çalışma odasına doğru ilerledi. Girişin etrafına doluşmuş gölgelere yaslandı, ve sessizce ustasını izlemeye başladı.

Urris, büyük sandıktan çıkardığı malzemelerin neredeyse hepsini çalışma tezgâhına dizmişti. Bakır bir kap, karıştırıcı, tahtadan bir havan, kıldan yapılmış bir süzgeç, çay demliğini andıran madeni pişirme kapları, içinde çeşitli bitkilerin olduğu deri kesecikler, ateşi başlatacak olan kibritler... Ve bir de, çalışma tezgâhının orta yerinde bir inci gibi parıldayan, Urris'e dedesinden kalmış olan madeni bir imbik. Her şey yerli yerinde görünüyordu.

İhtiyar otacı, odanın diğer bir köşesinde bulunan taştan ocağın içerisinde bir ateş yaktı. Ateşin büyümesini beklerken, eldivenli elleriyle Kirra çiçeğini ensesinden sıkıca kavradı. Çiçeğin mor renkli kafasını bıçakla gövdesinden ayırdı, zarif ve hızlı hareketlerle kenarlarını soymaya başladı.

Sonra durdu. Çiçeği gözlerine iyice yaklaştırdı, ve merkezinde olması gereken bir noktayı uzun uzun incelerken mırıldandı.

“Hmm... Garip.”

Gabriel, merakla ustasını seyretti.

“Çiçeğe karşı pek de nazik değilmişsin.” dedi Urris.

Kendi kendine böyle söylendikten sonra otacı ihiyar, çiçeğin mor başlığını beyaz bir disk halini alıncaya kadar soymaya devam etti. Beyaz diskin merkezinden küçük bir şey çıkardı, inceledi, ve yayvan bakır kabın içine attı. Adamın yüz hatlarını inceleyen Gabriel, her şeyin yolunda gitmekte olduğuna ikna oldu.

Çırağı tarafından gizlice izlendiğinin farkında bile olmayan Urris, lacivert Kirra yapraklarını ve deri keseciklerin içinde sakladığı, turuncumsu renklere sahip kökleri de kullandığı hummalı bir çalışmaya girişti. Bu kadar titiz ve detaylı bir mesai görmeyi ummayan Gabriel, elinde olmayarak bir süre dalgın dalgın ustasını seyretti. Urris, taş ocağın üzerine yerleştirdiği madeni kaplardan birinde kökleri kaynatmakla meşgulken, çoktan kaynamış olan diğer kabın içindeki bitki ve yaprak posasını süzgeçten geçiriyor, gözleri sık sık her şeyden çok değer verdiği imbiğine kayıyordu. İmbiğin içinde Kirra çiçeğinin lacivert yaprakları, ve bir de çiçeğin kalbinden sökülmüş olan o esrarengiz, fasulye tanesi büyüklüğünde beyaz parça vardı. O şeyin ne olduğu konusunda Gabriel'in pek bir fikri yoktu, ama artık merak da etmiyordu.

"Çırak! Bir çay demle bakayım. Orada öyle duracağına, bir işe yara!"

Yüzüne tokat gibi vuran bu emirle beraber Gabriel, otacılığın sır dolu dünyasından kovuldu ve yeniden, kendi çalkantılı dünyasının nefret denizlerine düştü.

"Tabii, usta. Hemen hazır edeyim."

*    *    *

Gabriel son yarım saatini, kor halindeki şömine ateşini güçlendirmek ve kaynayan suya serpiştirdiği çay tanelerinin ruhunu suya vermesini beklemekle geçirdi. Bu süre zarfında çalışma odasından gelen madeni tıkırtılar ve şifa fokurtuları dindi, az önce başlayan hafif yağmurun uğultusu sessizliğin içerisinde daha bir belirginleşti.

Burnu bu konuda pek hassas olmasa da Gabriel, çayın artık hazır olduğuna kanaat getirdiğinde beceriksiz hareketlerle çayı fincanlara boşalttı. Fincanları eski ve kararmış olan tepsiye koyarak dikkatli adımlarla çalışma odasına geldi, ve bir anlığına durarak ustasına baktı. Şifacı Urris’i pencerenin kenarında gördü.

İhtiyar, pencereden gelen yetersiz ışığa doğru havaya kaldırmış olduğu küçük cam şişenin içindeki sıvıya dikkatlice bakıyordu. Şişeyi nazik hareketlerle elinde çeviriyor, kendi kendine mırıldanarak sıvının rengi ve berraklığı konusunda yorumlar yapıyor, kendi becerisine övgülerde bulunuyordu. Adamı korkutmak ve sinirlendirmek istemeyen Gabriel, ustasının dikkati dağılıncaya kadar bekledi.

“Usta... Çaylar...”

“Heh! Sonunda... Gel çocuk. Benim fincanımı şuraya koy. Ben de şurayı toparlayayım.”

Gabriel, yerde duran demliğe takılmamak için adımlarını dikkatle atarak çalışma tezgâhına kadar geldi. Ustasının çayını tezgâhın üzerine bıraktı, kendi fincanını da eline alarak odanın uzak bir köşesine doğru ilerledi.

“Mella için hâlâ bir umut var, çırak. Umarım bunun için çok geç olmamıştır!” dedi şifacı, çay fincanına doğru uzanırken. Sonra, hazırlamış olduğu iksirin cazibesine kapılıp şişeyi bıraktığı yere geri döndü, ve hayranlık dolu gözlerle sanatının derinliklerini incelemeye koyuldu. Çayından bir yudum aldı, ve elindeki şişeyle odanın içinde turlamaya başladı.

Gabriel, bir süredir odanın içinde gezinen, mırıldanıp duran ve afiyetle çayını yudumlayan yaşlı adamın hareketlerini dikkatle inceledi. Şifacının gözlerinde kendini belli eden o gurur ve özgüven, Gabriel’in iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı. “Usta...” dedi dayanamayarak.

“Söyle, çırak.” dedi ihiyar, leziz çaydan bir yudum daha aldıktan sonra.

Gabriel, konuşmasının devamını getiremiyor gibiydi. Yüzü asılmıştı, oldukça gergin görünüyordu.

“Konuşsana be çocuk! Dilini mi yuttun?”

“Usta... Bu Kirra çiçeği...”

“Eee? Ne olmuş ona?”

“Bu Kirra çiçeği zehirlidir diyorlar. Aslı astarı var mıdır?”

Urris, kafası karışmış bir şekilde çocuğun yüz ifadesini inceledi. “Neden soruyorsun, çırak?”

Derken ihtiyar bir anda korkuya kapıldı ve aceleyle sordu: “O çiçeği ağzına falan sürmedin ya?”

“Yok usta, o yüzden sormadım.”

İhtiyar belli ki bunun üzerine bir şeyler diyecekti, ama konuşması durduk yere yarıda kesildi. Gabriel ustasının değişmeye başlayan yüz ifadesine bakınca, kalbi deliler gibi atmaya başladı. Kendine hakim olmaya çalışarak, ihtiyarın neden konuşmayı bıraktığını anlamaya çalıştı.

O sırada Urris, damağına yapışan garip tadı diliyle yoklayıp ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Birkaç kez yutkunmaya çalıştı. Bunu son deneyişinde, yüzü acı bir şekilde buruldu.

Uzunca bir çabanın ardından “Gabriel!” diyebildi usta, paniklemiş bir şekilde. Ses tonu derin ve henüz bulanık olan bir korkunun izlerini taşıyordu.

Çok geçmeden dengesini kaybetti ihtiyar. Bir yerlere tutunmaya çalıştı, kendini zorlukla köşedeki taburenin üzerine attı. Yere düşen taze ilaç şişesi, odanın ahşap zemininde yuvarlandı. İhtiyar bir yandan öksürüyor, bir yandan da nefes almaya çalışıyordu. Ürken ve kapının eşiğine doğru birkaç geri adım atan Gabriel, yaşlı şifacının dehşete kapılmış gözlerine bakakaldı.

“Gab...”

İhtiyarın sesinin devamı, garip bir hırıltı şeklinde çıktı. Ellerini fayda etmeyecek bir çabayla boğazına götürdü ihtiyar. Zorlukla nefes almaya çalışırken, çevresini saran bütün unsurlardan uzaklaşmış, tamamen kendi derdine düşmüş bir hâli vardı. Ikınıyor, inliyor, hırıldıyor, şişmiş dudakları ve gırtlağı arasından nefes almaya çalışıyordu. Olduğu yere çakılmış bir şekilde ustasını seyreden genç çırak ömründe hiç bu kadar korkmamıştı.

Şiddetli kasılmalarla ve titremelerle birlikte yere yığıldı yaşlı adam. Yüzündeki renk ve şekil değişmiş, sanki başka birisine dönüşüvermişti. Son anlarını yaşarken, gözlerini zorlukla genç çırağına doğru kaldırdı şifacı. Gabriel, adamın gözlerinde parlayan o son ifadenin öfke mi, çaresizlik mi yoksa hayâl kırıklığı mı olduğunu hiçbir zaman bilemeyecekti.

Genç çocuk, ölümün bu dayanılmaz manzarasını daha fazla izleyemedi. Titreyen vücudunu ve bacaklarını hareket ettirerek odadan dışarıya, evin çıkış kapısına doğru koştu. Ardından yükselen çırpınışlara ve devrilen bir iki parça kap kacağa aldırış etmedi. Saçları su damlacıklarıyla buluştu, ve çocuk uzun boylu otların arasında gözden kayboldu.

*    *    *

Hiç durmadan koşmak istiyordu Gabriel. Düşünmek, sorgulamak veya kıyaslamak değil; sadece koşmak... Hem de bayılana kadar. Köyü yükseklerden gören tepelerde; otların, çalıların ve ağaçların örtüsü altında koşuyordu. Nereye koştuğunu bilmiyordu, ta ki köyün kuzeye bakan çıkışına yaklaşıp da nefesi kesilene kadar. Bir ağaca yaslandı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti.

Derken köyün çocuklarını gördü. İçinde bulunduğu koruluğun biraz aşağısında bulunan bir piknik alanındaydılar. Hafifçe yağan yağmura aldırış etmeden şarkılar söylüyorlar, birbirleriyle şakalaşıyorlar, türlü oyunlar oynuyorlardı. Hâlâ nefes nefese olan Gabriel bir süre onlara doğru boş boş baktı. Yüreğini bir burukluk kapladı, sonra burukluk büyük bir pişmanlığa dönüştü. Başını ağaca yaslayan çocuk, sessizce ağlamaya başladı. İki gündür yaşadığı hiçbir şeye inanmak istemiyor, az önce işlediği suçun vicdan azabından kendini bir türlü kurtaramıyordu. Sessiz gözyaşları, yarılan gökyüzünün ve hızlanan yağmur damlalarının altında gürültülü hıçkırıklara ve feryatlara dönüştü. Çocuk uzun bir süre orada kaldı. Doğanın güvenli örtüsüne sığınmış, titrek bakışlarla piknik alanında olup bitenleri seyrediyordu. Onlardan olmayan, dışlanmış bir yabancı gibi... Üşüyordu, ve sırılsıklamdı.

Akşam oluyor, hava soğuyor, insanlar ve hayvanlar canlılık kazanmaya başlayan yağmurun etkisiyle bir bir yuvalarına kaçışıyorlardı. Piknik alanında artık sadece birkaç erkek çocuğu kalmıştı. Gabriel, onların seslerini ta buradan duyabiliyor, kim olduklarını ayırt edebiliyordu.

Çocukların ne yapmakta olduklarını görünce, dikkatini oraya yoğunlaştırdı. Merakını körükleyen bu yeni ayrıntı karşısında önce ne yapacağını bilemedi. Bir süre boyunca, şaşkınlıkla karışmış belirsiz duygularla onları seyretti.

Sonunda, içine tünemiş olduğu çalı yığınından kurtuldu genç çocuk. Kimselere görünmemeye çalışarak tepeden aşağıya, piknik alanına doğru koşturdu. Çocukları rahatça görebileceği bir mesafede kalarak, geniş gövdeli bir ağacın arkasına çömeldi, ve onları izledi.

Köyün çocukları, Gabriel’in bulunduğu taraftaki ağaçlardan birinin gövdesine astıkları yuvarlak bir levhaya doğru, ellerindeki küçük tüylü okları fırlatıyorlardı.

“Bugün onikiden vurmadan eve gitmiyorum!” dedi fırıncının şişman oğlu. “İsterse şimşek benim üzerime çaksın!”

“Hadi oradan Falit! Daha oniki puan geridesin. Oyunun galibi belli!” diye haykırdı bir başkası, büyük bir zafer edasıyla.

Şişman çocuk, elindeki tüylü oku levhaya doğru hantal ve beceriksiz bir hamleyle fırlattı. Hedefi metrelerce ıskalayan küçük ok, Gabriel’in iki metre ötesindeki kayanın dibine düştü.

Gabriel küçük okun zarif, kahverengi bedenini ve tüylerindeki o eşsiz kırmızı hatları dün gibi hatırlayıverdi. Artık büyük bir suçla kirlenmiş olan masum hatıralar, zavallı çocuğun midesinden dışarıya, koruluğun toprağına vurdu. Daha önce kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti Gabriel. Yere çöktü, gözleri karardı ve bir süre boyunca hiçbir şeye odaklanamaz oldu. Zaman, mekân ve hayat, ellerinden yitip gitmişti.

“Orada mı Falit?”

“Burada da değil. Ama bulacağım Kail! Bekle beni.”

“Bir de şu taşların ardına baksana!”

Fırıncının oğlu, arkadaşının işaret ettiği taşların ardında bir yerlerde parlak kırmızı bir parıltı yakaladı.
“Bekle, Kail! Sanırım buldum!”

Falit, kaybettiği tüylü okunu küçük bir taşın dibinde bulurken, gözleri sol taraftaki kadim ağacın dibinde gördüğü garip birikintiye takıldı.

“Ne oldu Falit? Kırılmış mı yoksa?”

“Hayır Kail, ok gayet sağlam" dedi şişman çocuk, iğrenmiş bir surat ifadesiyle. "Birisi burayı pisletmiş. Görmek istemezsin."

Saçları rüzgârla okşanan tepelerden yukarıya, Gümüş Dağlar’ın bulunduğu yöndeki zirvelere doğru hızla ilerleyen siyah noktayı hiçbiri fark edememişti.

Ve bir daha hiçbir Adia’lı, tepelerin ardındaki gölgelerin derinliklerinde kaybolan o noktayı göremeyecekti.

SON
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka