Gönderen Konu: Günce  (Okunma sayısı 890 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 761
Günce
« : Mar 22, 2012, 13:09:03 »




ESKİ DOSTLAR
Vaia 18, 1490


Gökyüzünün berrak, havanın da ılık bir uykuda olduğu güzel bir geceydi. Antuan Nightshade, uzun süredir kapılarından girmediği Anroth'a geri dönmüştü ve şimdi deniz kokan eski caddelerden yürüyordu. Bu harika şehrin gecesi bile bir başka güzeldi. Sarhoş denizciler rıhtımdaki tavernalarda bağıra bağıra şarkı söylüyor, soylular ve zenginler ilkbaharın şerefine eğlenceler düzenliyor, şehir insanları hane önlerinde ve sokak köşelerinde sohbet edip kahkahalar atıyordu. Fakat Antuan şehrin bütün bu cazibelerini bir bir geride bırakıyor, önceden bildiği bir yere doğru yokuş yukarı yürümeye devam ediyordu. Anroth'un sessiz, karanlık ve tüyler ürpertici sokaklarına... İsmini herkesin bildiği ama hiç kimsenin uğramak istemeyeceği bir yere... Loş bir salona, izleyen gözlere, fısıltılı konuşmalara ve karanlık planlara ev sahipliği yapan o mekâna... Kara Miğfer Hanı'na...

Gözünün önüne gelen hatıra perdelerini iki yana doğru savurarak loş salondan içeriye girdi asilzade. Genç ve yorgun bir adamın gülümsemesi karşıladı onu. Mum ışıkları bu kişinin hancı Rom olduğunu zar zor ele verebiliyordu. Asilzade karanlıklara alışkın olmayan gözleriyle içeriye bakındı. Hiçbir şey değişmemişti. Aynı masalar, aynı insanlar, aynı sessizlik, aynı tedirginlik... Gözleri en karanlık köşelere doğru yöneldi. Aradığı şeyi bu köşelerden birinde bulacaktı asilzade. Eski dostları ve silah arkadaşları olan Aramil'i ve Zengal'i... Doğru ya, onların gözleri böyle karanlıklara doğuştan alışkındı.

Aramil iki gündür bu adamın kapıdan gireceği anı bekliyordu. Beklerken o kadar sıkılmış ve gerilmişti ki, gecenin bu saatine kadar buradan kalkıp gitmemiş olmasının tek sebebi eski dostu Zengal'in de bu gece masada olmasıydı. Antuan onlara selam verdiğinde, Zengal ve Aramil onu ancak eski dostlara özgü olabilecek bir samimiyetle selamladılar. Aramil, her ne kadar yüzünden okunamıyor olsa da yapmış olduğu planların işe yaramasından dolayı sevinmiş ve rahatlamıştı.

Antuan ise buraya tamamen kendi fikri ve özgür iradesi doğrultusunda geldiğini sanmaktaydı. Genç asilzade o kadar tedirgin, kafası da o kadar karışıktı ki, beş yıl aradan sonra buraya gelişinin hiç kimseyi yeterince şaşırtmadığını fark edememişti.

Eski silah arkadaşları birlikte yediler, içtiler ve bir süre boyunca eski günlerden konuştular. Hanın mahzeninden bir şişe Nightshade getirildi ve hancı Rom tarafından servis edildi. Antuan bir yandan şarabı yudumlamaya başlarken, bir yandan da buraya gelmesinin asıl nedenini anlatmaya başladı. Söylediğine göre Nightshade evinin sadık hizmetkarı olan ihtiyar Malius, kimliği belirsiz kişilerin hain bir saldırısı sonucunda ortadan kaybolmuştu. Antuan, Nightshade ailesinin bu günlere gelmesinde önemli hizmetleri bulunan bu değerli adamın başına gelenlerden dolayı derin bir üzüntü duyuyordu. Bir yandan da kendisinin ve çevresindekilerin hayatı için endişeleniyordu, çünkü saldırganlar Antuan'ın yatağının başına rahatsız edici bir not bırakmışlardı. Aramil notu inceledi:

"Üzerine vazife olmayan işlerle uğraşmaya devam edersen ailenden geriye kimse kalmadığı için bir dahaki sefere sıra sende olacak. Bunu bir tehdit olarak değil, itaat etmeye mecbur olduğun bir gücün emri olarak kabul et. Ve gerekmedikçe malikanenden dışarıya adımını atma. Sen içerde kaldıkça kimse zarar görmeyecek. Söz dinlemezsen her şeyin sorumlusu sen olacaksın."

Antuan, Malius'un öldürüldüğünü düşünüyordu. Hem etrafını saran tehdidi uzaklaştırabilmek, hem de Malius'a neler olmuş olabileceğini öğrenebilmek için Aramil'in yardımını istemeye gelmişti. Ne kadar para gerekiyorsa ödemeye hazırdı asilzade. Beş yıl önce yaşanan ve ailesinden geriye kalan herkesin öldürülmesiyle sonuçlanan o kanlı olayları henüz unutmamıştı. Hayatında başka bir tehdit daha istemiyordu. Aramil, Malius konusundan zaten haberdar olduğunu ve adamlarına bu işi araştırma emrini çoktan verdiğini bildirdi. Söylediğine göre bu işin peşini bırakmaya niyetleri yoktu. Genç elf, Malius'un öldüğüne inanmıyordu ve bunu Antuan'a basit bir şekilde açıkladı. Antuan'ın zihnini kaplayan karanlık bulutları böylece dağılmaya başladı ve genç adam gözle görülür bir biçimde rahatladı.

Aramil, asilzade şarabın etkisiyle kafayı bulmadan önce anlatmaya başlamak istiyordu. Bu gece eski yoldaşların konuşması gereken çok önemli bir mesele vardı. Aramil'in bütün meşgalelerini bir anda bırakmasına ve eski dostlarını bu karanlık salona yeniden toplamasına sebep olacak kadar önemli bir mesele... Onun bütün neşesini kaçırmış olan ve birazdan dostlarını da dehşete düşürecek olan bir olay... Yarım kalmış ve sonra da unutulmuş bir hikâye... Aramil anlatmaya nereden başlaması gerektiğini düşünüyor, arkadaşlarından deli muamelesi görmemek için doğru sözcükleri kafasında arka arkaya diziyordu. Derken bir anlık sessizliği fırsat bilerek konuşmaya başladı.

Aramil, Vaia 10 gecesinde yaşamış olduğu ilginç bir karşılaşmadan söz etmeye başladı. Bir zamanlar Calahan Redsky'ın peşine takılarak gizli tapınağına gitmiş oldukları unutulmuş tanrı Odhin ile o gece Anroth Azizler Meydanı'nda karşılaştığını, Odhin'in kendisi ile konuştuğunu ve eskilerden bir hikâye anlattığını iddia ediyordu. Sadece kendilerine hitap eden bir hikâye... Aramil, birazdan detaylı bir biçimde dostlarına anlatacağı bu hikâyeyi başka birisine anlatsaydı ona kesinlikle deli derlerdi. Ama Antuan ve Zengal, Aramil'i sonuna kadar dinledikten sonra böyle düşünemeyecekti. Çünkü Odhin'in Hikâyesi, inanılması her ne kadar güç olsa da geçmişte kendi gözleriyle görmüş oldukları detaylarla doluydu. Fazlasıyla gerçek, fazlasıyla korkunçtu.

HAZIRLIKLAR
Vaia 19, 1490


Vakit gece yarısını bir hayli geçmişti ve eski silah arkadaşları hâlâ Aramil'in anlatmış olduğu bu inanılmaz gerçeği tartışıyordu. Tartıştıkları şey ise gitmek veya gitmemek değildi. Gideceklerdi. Yeni bir yolculuğa çıkacaklardı, hem de güneş doğarken. Ama Odhin'in yapılması gerektiğini söylediği şeyleri nasıl yapacaklarına dair bir fikirleri yoktu. Bütün bunlar ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgi üzerinde yürümek gibiydi. Düşündüler.

Yolculuğun büyük tehlikelerle dolu olacağına şüphe yoktu. Şehirden bazı ekipmanlar ve şifalı malzemeler tedarik etmeleri gerekiyordu. Ve tabii bir iki tane de genç ve sağlıklı at. Hiç zamanları kalmamış olduğu için bu işi gece yapmak zorundaydılar, ama Aramil bunun üstesinden kolayca gelebilirdi. Uykuya elften daha çok ihtiyaç duyan Antuan ve Zengal ikilisi, sabah erken kalkacakları için hanın küçük ve sade odalarına çıkıp dinlenmeye çekildiler. Aramil ise yolculukta ihtiyaç duyabilecekleri malzemeleri ve atları tedarik etmek için şehrin karanlık sokaklarına karıştı. Güneş doğmadan evvel bütün gerekenleri bulmuş bir şekilde hana dönecekti ve yola çıkmadan önce birkaç saat dinlenebilecekti.

Derken sabah oldu. Yoldaşlar kısa ama yeterli bir uykudan uyanarak hızlı bir kahvaltı yaptılar. Silahlar, giysiler, iksirler, battaniyeler ve çantalar dolusu malzeme... Bütün hazırlıklar tamam gibiydi. Henüz güneş doğmadan atlarına binen yoldaşlar, şehir hâlâ derin bir uykudayken ona sessiz ve buruk bir biçimde veda ettiler ve şehrin batı kapısından çıkarak ilerideki korulukların içerisinde gözden kayboldular.

BATI YOLU, I. GÜN
Vaia 19, 1490


Su şırıltısı, kuş sesleri, ağaç gölgeleri, hafif bir rüzgar, tatlı ve ferah kokular... Aramil ve Antuan, onları düzlüklere ulaştıracak olan bu küçük ve yeşil vadilerden geçmeyeli epey olmuştu. Bir gün boyunca vadilerin ve korulukların içlerinden geçen gölgeli yolu takip ettiler. Hava gündüz vakti yumuşaktı, ama akşam saatlerine yaklaşılırken doğuya doğru esen rüzgar biraz daha güçlendi ve gri bulutları onlara doğru yaklaştırmaya başladı. Günün bitiminde hava iyice kararmadan ve rüzgar etkisini daha da artırmadan önce dinlenmek istedikleri noktaya vardılar. Vadiler artık geride kalmıştı. Düzlüklere ulaşmadan önceki en son tepenin ağaçlarla çevrili zirvesinde küçük, kel bir alana gelmişlerdi. Burası bazı yolcuların tercih ettiği bir kamp alanıydı. Hem düzlükleri, hem de uzaktaki Symourne Dağları'nı görüyordu. Yoldaşlar önce bir şeyler atıştırdılar. Daha sonra Aramil ve Antuan battaniyelerine sarılarak uyumaya başlarken, Zengal de ilk nöbeti devraldı ve bir ağacın tepesine çıkarak etrafı gözetlemeye başladı. Bu gece hâlâ bulutların arkasına gizlenmemiş olan parlak bir dolunay vardı.

Dikkatli ve güvenilir bir nöbetçi olan Zengal, uzakta, batıdaki Symourne Dağları'nın eteklerinde belli belirsiz bir ışık gördüğünde sabah saatlerine yakın bir vakitti. Işığın kaynağından emin olamıyordu, bu yüzden Aramil'i uyandırdı. Elfin gözleri böyle loş gecelerde son derece keskin olurdu ve çok uzakları görürdü. Uyanıp da batıya doğru bakan Elf, kuzeye doğru çok yavaş bir tempoyla ilerlemekte olan zayıf ışığı gördüğünde, orada üç ya da dört kişinin olduğunu söyledi. Yoldaşlar, ışığı taşıyanların insan olduklarını tahmin ediyordu. Işık gözden kaybolduktan bir süre sonra yoldaşlar yeniden dinlenmeye çekildiler.

BATI YOLU, II. GÜN
Vaia 20, 1490


Yolculuklarının ikinci gününde, uzun boylu otlarla kaplanmış düzlüklerde at sürdüler. Symourne Dağları ve kucağındaki vadiler onlar ilerledikçe daha da belirginleşmeye başlıyordu. Zengal, son yıllarda sırlarına vakıf olduğu şamanistik öğretileri kullanıyor, yolculuğun devamı ile ilgili neler hissettiğini yoldaşlarına aktarıyordu. Vahşi doğanın ruhlarından bile yardım alabiliyor olduğuna göre onun yoldaşlığına sahip olmak büyük bir artı olmalıydı, ki zaten her zaman da öyleydi.

Yoldaşlar gün boyunca dağların eteklerine doğru ilerlediler. Vakit öğleden sonrayı biraz geçmişti ki, Khardak Yeraltı Şehri'ne giden vadiye ulaştılar. İki gündür takip etmekte oldukları Kara Nehir; Symourne Dağları'nın zirvesinden önce bu vadinin içerisine, sonra düzlüklere, en sonunda da Anroth'a ve denize dökülüyordu. Üç yoldaş sık ağaçlarla örtülü vadinin gölgesinde nehri takip etmeye devam ettiler. En sonunda da vadinin içerisinden kuzey yönüne doğru bir yolun ayrıldığı noktaya geldiler. Eğer yönlerini değiştirmeyip batıya, yani vadinin içerisinden dağın kalbine doğru giderlerse Khardak'a birkaç saat içerisinde ulaşacaklardı. Fakat son günlerde Khardak cücelerinin konukseverlik ile ilgili ciddi problemleri vardı. Eğer kuzeye doğru uzayan diğer vadiyi seçerlerse, Symourne Dağları'nın eteklerine kurulmuş bir maden kampı olan Mudan'a ulaşacaklardı.

Önceki gece kamp yaptıkları yüksek noktadan görmüş oldukları ışıkları taşıyan kişiler, Khardak'ın bulunduğu yönden gelerek kuzeye, Mudan'a doğru yönelmişlerdi. Mudan yolunun büyük bir bölümü açık arazide olduğu için yoldaşların ışıkları görebilmeleri mümkün olmuştu. Üç veya dört kişi olmalıydılar ve izlere bakılırsa atların çektiği ve iki tekerleği üzerinde giden bir araba taşıyorlardı. Yavaş bir tempo ile yürüyebilmişler ve sık sık dinlenmişlerdi. Arabanın tekerleklerinden ikisi kırılmış olmalıydı ve izlere bakılırsa kendi güçleriyle arabayı yürütmeye çalışmışlardı. Yoldaşlar bu gelişme üzerinde fazla düşünmeden Mudan'a gitme kararı aldılar. Khardak Yeraltı Şehri'ne kapılardan girebilmeyi ummak sadece bir hayaldi. Arabanın o yönden geldiğini anlamış olan yoldaşlar, aynı arabanın geri de dönebileceği ihtimaline yoğunlaştı ve bir takım planlar yapmaya başladılar.

Kuzey yolunu takip eden yoldaşlar, at arabasının bir süre sonra yoldan ayrılmış olduğunu tespit ettiler. İzlerin peşine takıldıklarında, arabanın vadideki mağaralardan birinin eşiğine kadar çekilip kamufle edilmiş olduğunu gördüler. Adamlar dingili kırılmış olan arabayı taşımaktan vazgeçmiş olmalıydı. Yoldaşlar mağaranın girişindeki arabayı incelemek için oraya doğru yaklaştıklarında, arabanın yanında bol miktarda kan izi ve içeriye doğru çekilmiş olan bir cesedin parçalarını gördüler. İzlere bakılırsa burada bir kargaşa yaşanmıştı ve arabanın sahipleri, talihsiz bir arkadaşlarını geride bırakarak atlarla beraber oradan kaçmışlardı. Korucu Zengal izleri incelemeye koyulmuş ve araba sahiplerine vahşi bir hayvanın saldırmış olduğunu anlamıştı ki, onun bu tespitini doğrulayan ve mağara boşluğunda yankılanan korkunç bir kükreme duyuldu. Aramil, Antuan ve Zengal endişe ile birbirlerine baktılar. Mağaranın karanlığı içerisinde önce bir çift göz, sonra da gerçek olamayacak kadar büyük ve vahşi görünen bir ayı göründü. Gözü dönmüş gibi görünen dev ayı, mağaradan çıktığı gibi yoldaşların üzerine doğru atıldı.

Atların şahlanmasıyla birlikte yoldaşlar plansız ve ani bir biçimde dağılarak kaçmaya başladılar. Ağaçlarla ve yoğun çalılıklarla örtülü vadi yamacında ilerlemeye ve birbirlerini kaybetmemeye çalışıyorlardı. Vahşi ayının nefesini birkaç dakika boyunca arkalarında hissettiler. Sonra birbirlerinden bağımsız bir biçimde kuzey yoluna inmeyi ve orada bir araya gelmeyi başardırlar. Hiç duraksamadan kuzeye doğru dört nala at sürmeye devam ettiler. Mudan'a doğru...

MUDAN
Vaia 20, 1490


Yoldaşlar daha önce görmedikleri kadar büyük ve saldırgan olan ayıdan kurtulmanın düşünceleri içerisinde at sürdüler. Küçük bir maden kampı olan Mudan'a ulaştıklarında hava da neredeyse kararmak üzereydi. Odundan yapılmış duvarlarla çevrilmiş olan kasabanın giriş kapısında, Tormil adında kel kafalı ve güçlü bir askerle karşılaştılar. Anroth'lu olduğunu söyleyen Tormil, canı fena halde sıkılan ve sohbet edecek adam arayan birisiydi. Yoldaşlar bir süre boyunca onun yanında kalarak hem bölge hakkında bilgi aldılar, hem de havadan sudan konuştular. Sonra hava iyice kararmadan önce Mudan'a girdiler ve Tormil'in tavsiyesi üzerine Argus'un Yeri olarak geçen mekanı aramaya başladılar. Askerin söylediğine göre burası, sıkıcı ve kasvetli olan Mudan'ı biraz olsun dayanılabilir kılan tek yerdi. Argus'un Yeri'ni bulmak hiç zor olmadı. Şarkılar, kahkahalar ve gürültüler kasabanın girişinden net olarak duyulabiliyordu.

Basit ve geniş bir yapı olan Argus'un Yeri burada yeme içme, eğlence ve konaklama imkanı sağlayan tek mekandı. İçerideki ortamı gördüklerinde ise yoldaşlar hayretle birbirlerine bakmaya başladılar. Bu geniş salon o kadar kalabalıktı ki; Antuan, Aramil ve Zengal'in ardından bir üç kişiyi daha kabul edemezdi. Sürekli olarak yer değiştirmekle uğraşan coşkulu kalabalık büyük bir sıkışıklığa sebep oluyordu. Kahkahalar, küfürler, bağırtılar ve insanların inanılmaz uğultusu hiç dinmiyordu. İçki fıçıları ve sandalyeler elden ele fırlatılıyor, söylenen şarkılara herkes hep bir ağızdan eşlik ediyor, ufak tefek hırsızlar ellerini faklı ceplerde gezdiriyordu. İçeride uysal görünen bir tepe devi bile bulunuyordu. Yoldaşlar bu karmaşanın tam ortasında, birtakım hesaplar yapmaya uğraşan ve gürültüde hayatından bezmiş gibi görünen Argus'u buldular. Argus uzun saç ve sakalları olan yaşlı bir adamdı ve buranın da sahibiydi.

ARGUS'UN YERİ
Vaia 20, 1490


Argus'a kendilerini farklı kimliklerle tanıtan Antuan, Aramil ve Zengal üçlüsü, Argus'la bir süre konuştuktan sonra onu kendi masalarına davet ettiler. Amaçları, yabanda bırakılmış olan at arabasının sahiplerini bulmaktı. Argus'a sorduklarında, yaşlı adam salonun uzak köşelerinden birinde bulunan ve üç kişinin oturmakta olduğu bir masayı işaret etti. Masada üzgün ve endişeli görünen üç genç adam oturuyordu. Argus'un anlattıklarına bakılırsa, bu adamlar ayda bir kere Mudan'a geliyordu. Burada Gail adlı tüccardan erzak tedarik edip arabalarına dolduruyorlar ve bu erzakları Khardak Yeraltı Şehri'ne götürüyorlardı. Eğer bu adamlar koca bir arabayla Khardak Yeraltı Şehri'ne girip çıkabiliyorlarsa bu o kadar da imkansız değildi. Yoldaşlar onlarla konuşmayı düşündüler, daha sonra Antuan'ın aklına başka bir fikir geldi.

Kargaşa içerisindeki salonda dolaşmakta olan bazı kadınlar vardı. Gümüş ve altın kokan masalardan eksik olmayan güzel ve çekici kadınlar... Antuan, Argus kalkıp işinin başına döndükten birkaç dakika sonra bu kadınlardan üçünü kendi masalarına davet etti. Dora, Nulia ve Ilmadia... Antuan, masaya gelir gelmez yoldaşlara sırnaşmaya başlayan kadınlara birkaç altın para gösterdi ve küçük bir isteği olduğunu söyledi. Kadınlar Antuan'ın parmaklarının arasında gezinen ışıltılı paraları görünce sorgusuz sualsiz masaya oturup dinlemeye başladılar. Antuan'ın onlardan tek isteği, erzak arabasının sahiplerinin oturduğu masaya gitmeleri ve adamlara birkaç hoş söz ederek önce onları sarhoş etmeleriydi. Sonra da Khardak Yeraltı Şehri'ne giriş-çıkış hakkında detaylı bilgi alacaklardı. Bütün masrafları Antuan karşılayacaktı. Kadınlar işi kabul ettiler ve zaman kaybetmeden araba sahiplerinin masasına geçtiler. Aradan geçen bir-iki saatten sonra Dora, Nulia ve Ilmadia, yoldaşların aklındaki bütün soruların cevapları ile masaya dönmüştü.

Adamlar Khardak Yeraltı Şehri'nde yaşıyorlardı. Şehrin erzak ihtiyacına destek olmak için ayda bir kez Mudan'a geliyorlardı. Gail adlı tüccardan aldıkları malzemelerle koca arabayı dolduruyorlar ve sonra yeraltı şehrine geri dönüyorlardı. Ama bu seferlerinde bütün talihsizlikler üst üste gelmişti. Önce arabanın arka dingili kırılmıştı. Hem biraz dinlenmek ve hem de arabayı tamir edebilmek için eskiden bildikleri bir mağaraya kadar güç bela ilerlemişler, mağaraya geldiklerinde ise korkunç bir ayının saldırısına uğramışlardı. Kudurmuş görünen ayı, arkadaşlarından birisini paramparça etmişti ve adamlar canlarını zor kurtarmıştı. Üstelik arabayı da ayının yaşadığı mağarada bırakmak zorunda kalmışlardı. Arabasız bir halde Mudan'a geldiklerinde ise yine bir kötü haber onları bekliyordu. Erzak tüccarı Gail ortalıkta yoktu. Bir süredir kasabada değildi, nereye gittiğini de hiç kimse bilmiyordu.

Antuan kadınlara teşekkür etti ve onları kibar bir biçimde uğurladı. Yoldaşlar daha sonra Argus'la konuşmaya devam ettiler ve Gail hakkında biraz bilgi edinmeye çalıştılar. En son bir grup adamla birlikte dağ yoluna doğru yürüdüğü görülmüştü, bu da bir hafta kadar önceydi. Daha sonra onu ne gören, ne de duyan olmuştu. Ama bu adamın bir an önce bulunması gerekiyordu, çünkü Mudan kendi gıda üretimini yapmakta olan bir kasaba değildi ve erzak sıkıntısı burada da baş gösterecekti. Ayrıca, Gail'den alınacak olan yiyecekler Khardak Yeraltı Şehri'ne girebilmeyi mümkün kılacak olan en mantıklı yoldu.

Şu anda Mudan'da Zengal gibi bir iz sürücü varken Gail bulunabilirdi, fakat Antuan'ın kafasını başka bir şey daha kurcalamaktaydı. Asilzade, bilgi edinmeye çalışmakla geçirdiği o gece önemli bir şey daha öğrenmişti.

Calahan Redsky da bir hafta kadar önce, sağ kolu Vlad ile birlikte Mudan'a gelmişti ve şu anda yoldaşlardan bir adım öndelerdi.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka