Gönderen Konu: Yaratılış Efsaneleri  (Okunma sayısı 329 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 20 -
  • İleti: 741
Yaratılış Efsaneleri
« : Mar 19, 2012, 13:35:40 »


BAŞLANGIÇ

Kâinatta her şeyden ve herkesten önce Aena varmış. Başlangıcı ve sonu bilinemeyen, her zaman her yerde olan tek güç. Ve bir de onun çocukları varmış. Bu çocukların en büyükleri şunlarmış: Dairos, yani ateşin ve büyük ateş küresinin efendisi. Akalus, yani suyun ve büyük su küresinin efendisi. Kathos, toprağın ve büyük toprak küresinin efendisi. Ve de son olarak Ulydes, havanın ve büyük hava küresinin efendisi. Bu muazzam güçlü çocukların her birisi kendi kürelerinin içinde yaşarlarmış. Lâkin Aena?nın daha küçük çocukları da varmış ve onların kendilerine ait bir yaşam alanları yokmuş.

Aena bir gün dört büyük çocuğunu yanına çağırmış ve onlara bir emir vermiş. Buna göre her bir çocuk, kendi küresinden bir parçayı getirecek ve Aena?ya sunacakmış. Aena da bu dört büyük parçayı farklı şekillerde yoğurup biçimlendirerek yeni bir küre oluşturacak, böylece daha küçük olan çocuklarının özgür ve güçlü bir biçimde yaşayabilecekleri bir dünyaları olabilecekmiş. Böylece Dairos ateşi; yani yeni dünyada ısıyı ve ışığı sağlayacak olan yaşam kaynağını getirmiş. Akalus suyu; yani yeni dünyada verimliliği, temizliği ve hareketliliği sağlayacak olan yaşam kaynağını getirmiş. Kathos toprağı; yani yeni dünyada canlıların barınabilmesini ve üretebilmesini sağlayacak olan yaşam kaynağını getirmiş. Ve Ulydes de havayı; yani yeni dünyada hem bütün canlılara hayat verecek olan, hem de değişimleri ve döngüyü sağlayacak olan yaşam kaynağını getirmiş.

Aena, en büyük çocukları tarafından kendisine sunulan bu dört yaşam kaynağını bir araya getirmiş. Daha sonra onlara; birlikte çalışıp bu yaşam kaynaklarını mükemmel bir biçimde şekillendirmeleri ve denge unsurunu sağlamaları için yeni bir emir vermiş. Böylece Dairos, Akalus, Kathos ve Ulydes, dört elementten yaratılmış olan bu yeni dünyaya ayak basmışlar. Birlikte mükemmel bir uyum içerisinde çalışmış, Aena?nın kendilerinden sonra gelecek olan çocuklarına elverişli yaşam alanları yaratabilmek için bütün elementlerin dengesini kurmaya başlamışlar. Onlar çalışırken zamanın çarkı dönmüş, dönmüş, dönmüş... Gökyüzü, bulutlar, rüzgârlar, fırtınalar... Dağlar, ovalar, madenler ve volkanlar... Okyanuslar, denizler, göller ve ırmaklar... Akıl almaz güzellikte bitkiler ve hayvanlar... İşte bunların hepsi böyle oluşmuş.

Dairos, Akalus, Kathos ve Ulydes, birlikte çalışmalarının ürünü olan bu yeni dünyayı izlemeye başlamışlar. Dört element ve onlara ait güçler mükemmel bir uyum içindeymiş. Doğa, içinde yaşayan milyonlarca bitki ve hayvan ile birlikte kusursuz işlemekteymiş. Dört büyük kardeş bu yeni dünyayı o kadar çok sevmişler, o kadar çok benimsemişler ki, onu kendilerinden sonra gelecek olan küçük kardeşlerinden kıskanmışlar. Hiç kimsenin bu güzelliği ve kusursuzluğu bozmasını istemiyorlarmış. Bu yüzden kendi aralarında bir anlaşma yapmışlar. Bu yeni dünyayı terk edip kendi kürelerine dönmeden önce bu dünyayı koruyacak olan çok güçlü varlıklar yaratmaya karar vermişler. Böylece varlıkların en kudretlisi, en bilgesi ve en ihtişamlısı olan ejderhalar doğmuş. Bu ejderhalar çeşit çeşitmiş. Dört büyük çocuktan her birisi, kendine has özellikleri taşıyacak farklı ejderhalar yaratmış. Yeni dünyanın korunmasını bu güçlü hizmetkârlara bırakan elemental lordları, Aena?nın izniyle yeni dünyayı terk etmişler ve kendi kürelerine geri dönmüşler.



ANBERA'NIN GÖZYAŞLARI

Anbera... Aena?nın çocuklarından yeni dünyaya ayak basan ilk kişi, ve birinci nesli oluşturan kardeşlerin en küçüğü... Anbera, bugüne kadar dünyaya gelmiş olan kadınların en güzeli ve en saf olanıymış. Evi olacak bu yeni dünyaya ayak bastığında gördükleri karşısında o kadar büyülenmiş ki, bitmek bilmeyen bir merakla kırları, ormanları, tepeleri, vadileri, ırmakları ve gölleri gezmeye başlamış. Anbera o kadar güzelmiş ki, onun geçtiği yerlerde güzel kokulu çiçekler açar, ağaçlar birbirinden leziz meyveler verir, çalılar ve dikenler iki yana açılıp bir yol oluşturur, en güçlü ırmakların suları o rahatça geçebilsin diye çekilir, geçit vermeyen dağlar en güvenli patikaları onun yoluna serermiş. Hayvanlar konuşmaya başlar, rengarenk kelebekler dört bir yanda uçuşur, kuşlar en güzel şarkılarını söylermiş. Ayağının dokunduğu sular canlanır, balıklar dört bir yanda havaya sıçrarmış. Anbera?nın merakı, enerjisi ve çevresini saran unsurlara yaşam aşılama içgüdüsü hiçbir zaman dinmemiş ve yeni geldiği bu dünyanın her köşesini büyük bir neşeyle dolaşmış. Böylece, o gelene kadar derin bir uykuda olan doğaya hareket vermiş, renk vermiş, can vermiş. Lâkin güzelliklerle dolu bu yolun bir sonu varmış.

Anbera?nın gezileri sırasında girdiği ormanlardan birisi o kadar derinmiş ki, Anbera kendinden geçmiş bir şekilde günlerce ormanda yürümüş. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değilmiş. Anbera ormanın en derin noktasına ulaştığında yüreğinde bir korku filizlenmiş. Önce kaybolduğunu sanmış, ama korkunun sebebinin bu olmadığından eminmiş. Koşmuş... Koşmuş... Ta ki orman soğuk ve karanlık olmaya başlayana dek. Anbera yönünü bir türlü bulamıyormuş. Nereye doğru koşarsa koşsun karanlık gittikçe artıyor, yüreğindeki endişe daha da güçleniyormuş. Kalbi hızlı hızlı atmaya başlayan Anbera sonunda yorulmuş ve durmuş. Korkuyla çevresine bakmaya başlamış. Ve o anda, seyahatleri sırasında benzerini hiç görmemiş ve bir daha da hiç göremeyecek olduğu bir heybete, güzelliğe ve de korkunçluğa sahip olan bir yaratık görmüş. Anbera?nın gördüğü bu yaratık, o ormanın efendisi olan büyük ejderha Risanath?mış. Zeytin yeşili kocaman pulları, bütün çenesini ve kafasını kaplayan boynuzları ve ağaçların arasına sığmayan devasa kanatları varmış.

Ormanların derinliklerinde yaşamayı seven yeşil ejderhalar kötü kalpli, zalim yaratıklarmış. Eğer yabancı birisi bölgelerine girerse çok öfkelenir ve sorgusuz sualsiz onu yok ederlermiş. Kathos?un yarattığı en güçlü gardiyanlardan birisi olan Risanath da aynı amaçla Anbera?ya saldırmış. Risanath?ın gırtlağından talihsiz kadının üzerine doğru püsküren asit dağları, taşları ve demiri eritebilecek cinstenmiş. Lâkin Anbera bir ölümsüzmüş. Bu talihsiz karşılaşma onu yok etmemiş, ama Anbera yeni evi olacak olan bu güzel dünyayı terk ederek Aena?nın yanına geri dönmek zorunda kalmış.

Aena, küçük kızı Anbera?ya bir daha o dünyaya ayak basmamasını ve o dünyanın işleriyle meşgul olmamasını emretmiş. Güzelliklerle ve hayatla donattığı dünyasını kaybeden Anbera o kadar çok ağlamış ki, gözyaşları bir yağmur misali ardında bıraktığı güzel dünyanın toprağına düşmüş. Her bir gözyaşı, Anbera?nın ruhundan büyük bir parçayı koparıp yeni dünyanın toprağına taşımış. Toprağa düşen gözyaşları, insan ırkının ilk mensuplarına dönüşmüşler. Anbera?ya özgü olan meraklılık, enerji ve duygusallık böylece insanlara geçmiş. Fakat Risanath?ın güzel kadının gönlünde açtığı yara o kadar derinmiş ki, Anbera?nın bütün kederi, umutsuzlukları ve hırsları da insanların olmuş.

Anbera binlerce gözyaşı sonunda güzelliğini kaybetmiş, iyice zayıflamış, yaşlanmış ve sonunda tükenmiş. Aena, yokoluşun eşiğinde olan değerli kızının bu bitmeyen kederini sonlandırmak istemiş. Yeni dünyanın, doğanın ve insanların bu eşsiz tanrıçayı hiçbir zaman unutmamaları için, onu gökyüzünün en parlak yıldızına çevirmiş.

Doğaya büyük bir ilgi ve derin bir sevgi duymuş olan Anbera, gezileri sırasında geçtiği her yere kendinden bir parça bırakmış ve doğayı eşsiz bir güzelliğe kavuşturmuştur. Anbera hem insanların yaratıcısı, hem de doğanın kutsal anası olarak kabul edilir. Onun ölümü büyük kardeşlerini o kadar üzmüştür ki, birinci nesili oluşturan diğer tanrılar yeni dünyaya onun adını vermiştir (Anberath, yani ?Anbera?nın Ülkesi?). Anbera, gökyüzünün şu ana kadar bilinen en parlak cismidir ve günümüzde hâlâ yeni dünya ırklarına göz kırpar.
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka