Gönderen Konu: Odvin'in Düşüşü  (Okunma sayısı 889 defa)

Kharnos

  • Narrator
  • - 21 -
  • İleti: 761
Odvin'in Düşüşü
« : Mar 19, 2012, 12:00:10 »


Oradaydım. Yeryüzünde henüz görkemli uygarlıkların bulunmadığı, zamanın tanrılarının bile artık unutmuş olduğu çok, çok eski bir zamandı. Zenus, yani terazinin zalim ve karanlık tarafı... Birinci neslin en güçlü, en korkusuz ve en karanlık çocuğuydu. Bizler, yani küçük kardeşler, birinci nesli oluşturan büyük kardeşlerimizin arasında yaşanan korkunç bir savaşın ortasındaydık. Aslında bu savaşı bitirmek için oradaydık, ama... Çok, çok kötü bir zamandı. Gökten alevler yağıyordu. Yerde kocaman yarıklar açılıyor, yaşayan her şeyi bir girdap gibi içine çekiyordu. Örgü... Aena?nın ve elemental lordlarının yeni dünyaya bıraktığı bu gizli miras, karanlığın unsurları tarafından ne kadar da hor, ne kadar da vahşi ve düzensizce kullanılıyordu! Ağaçlar çürüyor, toprak küle dönüşüyor, hava zehirleniyor, hayvanlar ölüyordu. Ama Orbus yanımızdaydı. O, bütün bunları düzeltmek için gelmişti.

Güzel koruyucu meleğimiz, kalbimizin umut ve neşe dolu tarafı nerelerdeydi? O artık orada değildi, Aena?nın katında yerini bulmuştu. Onsuz bir dünya ne kadar korkunç, ne kadar umutsuz bir yere dönüşmüştü! Ben onun sayesinde vardım. Kardeşlerim ve ben, onun sayesinde vardık. Ama o gitmişti. Güzel Anbera, günün birinde bütün zerafetiyle yeniden ortaya çıkacaktı, ama ben savaş günlerinde bunu henüz bilmiyordum. Öyle huzursuzdum ki... Bir kolumun altında büyük bir kristal parçası, diğer kolumun altında da bana emanet edilmiş kadim parşömenler vardı. Koşuyordum. Bir tepeye tırmanmaya çalışıyordum; üzerinde yaşayan hiçbir şeyin olmadığı, uğursuz bir tepeye... Zirvesinde korkunç, kara bir tapınağın kulelerinin yükseldiği tüyler ürperten bir tepeye. Ne yapıyordum? Amacım neydi? Bu yeni dünyanın neresindeydim, hangi zamandaydım? Yanımda kimler vardı? Hatırlayamayacağım kadar karışıktı her şey.

Bütün bunları o başlatmıştı, Zenus... Dairos, Ulydes, Akalus ve Kathos?un mükemmel dengesini alt üst eden zalim varlık. Belki de bizden öncekilerin sözünü dinlemek bilgece olurdu, ama ne yazık ki o şans artık çok geride kalmıştı. Çünkü devasa ejderhalar yuvalarını terk etmişlerdi ve artık gökyüzünde uçuyorlardı. Ölümün ve yokoluşun siyah ve kırmızı kanatlı elçileri, tiz ve parçalayıcı çığlıklar atıyor, kitlelere dehşetin en büyük ve yıkıcı halini yaşatıyordu. Zenus onlara nasıl sahip olmuştu? Kendi emelleri uğrunda onları kardeşlerine karşı nasıl kullanmıştı? Böyle bir ihanete nasıl karşı konulabilirdi? Aulathar?ın asil soyu göklere iğneler batırıyordu. Oklar bir yağmur misali üzerimizden geçiyor, rüzgarları saçlarımızı okşuyordu. Eridin?in güçlü ve yürekli soyu denizin dalgaları gibi hücum ediyordu. Baltalar savruluyor, kalkanlar parçalanıyor, nağralar yükseliyor, dualar ve yakarışlar yüreğimizde bir yerlere dokunuyordu. Khendar?ın hünerli soyu savaş alanına gökyüzünde uçan makinalarla geliyordu! Sanki ejderhalara meydan okuyorlardı. Karanlığın içerisine bombalar düşüyor, kötülüğün unsurları muhteşem gözbağları tarafından oyuna getiriliyordu. Shelara?nın küçük, sevimli yoldaşları bile savaştaydılar. Ağaçları mancınık olarak kullanıyorlar ve karanlığı sürekli taş yağmuruna tutuyorlardı! Sürüler halinde kötülüğün üzerine çullanırken çocuklar gibiydiler. Onların savaşmak zorunda kalması gerçekten çok acıklıydı. Ama korkusuzca, kahramanca savaştılar. Çünkü bu dünya hepimizindi. Ve Anbera?nın çocukları, yani insanlar... Kafaları karışmış ve duyguları hırpalanmıştı, ama onlar da kılıçları ve oklarıyla savaşın tam merkezinde yiğitçe çarpışıyorlardı.

Karanlık... Karanlık o kadar yoğundu ki... Bütün bu gayret, bütün bu kahramanlıklar... Söylemek zor olsa da hepsi nafileydi. Ne oklar işe yarıyordu, ne kılıçlar ve baltalar, ne dualar, ne bombalar, ne de taşlar. Tek bir ejderha bütün bunları yerle bir etmeye yetiyordu. Tek bir ejderha... Bu hiç adil değildi. Korkunç yaratık, kumlarla oynayan bir çocuk misali kuleleri deviriyor, şehirleri yakıyor, orduları dağıtıyordu. Bir ejderhadan daha beter ne olabilirdi? Bu sorunun cevabını ufuk çizgisine baktığımda almıştım. Daha fazlası geliyordu.

Kristal parçası ağırlaşıyordu ve ben daha hızlı koşmalıydım. Dumanlı hava gözlerimi ve ciğerlerimi yakıyordu. Öksüre öksüre koşuyor ve tapınağa ulaşmaya çalışıyordum. Bir şey olacaktı, ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadığım ama koşarken kalbimin derinliklerinde hissetmiş olduğum bir şey. Çok az kalmıştı ve ben olacakları durdurmalıydım. Bir süre sonra, kardeşim Gaimeri ile birlikte koşuyorduk. Gaimeri, hepimizden kat kat daha güçlü ve atletikti. Duvarları parçalayıp kapıları kırarak yolumu açıyor, bizi durdurmaya çalışan herkesin kemiklerini kırıyor, beni ulaşılmaz yüksekliklere fırlatarak devam edebilmemi sağlıyordu. Onun sayesinde kara kulelerin en yükseğinin zirvesindeydim artık. Savaş meydanını göremeyecek kadar yüksekteydim, bulutların tam üzerinde. Cehenneme ait bir çığlık parçaladı kulaklarımı. Zenus, ölümsüzlerin en güçlüsü ve en korkuncu... Simsiyah zırhları, devasa kılıcı ve bütün dehşeti ile karşımdaydı. O beni sonsuza kadar yok edecek olan kelimeleri haykırırken yere düştüm. O anda kristal parçası elimden kaçtı ve kule terasının kenarına doğru yuvarlanmaya başladı. Acele etmeliydim. Orbus?un bana vermiş olduğu parşömenleri açmaya ve delicesine okumaya başladım. Kristal parçası önce parladı, sonra havalandı. Mücevherin çıkardığı uğultu öyle güçlüydü ki, artık ne Zenus?u ne de kendi haykırışlarımı duyabiliyordum. Derken kristal parçasının ışığı gözlerimi kör etti. Bir deprem başladı. Öyle bir depremdi ki bu, kule ayaklarımın altından gitmişti. Bulutların içinden aşağıya düşmeye başladım. Düşerken kristal parçasını yakaladım. Mücevher tıpkı bir ateş gibi ellerimi yakıyor, korkunç bir kuvvetle çırpınıyor, beni havada bir o yana bir bu yana savuruyordu. Korkuyordum. Canım yanıyordu. Bağırıyordum.

Ve düştüm.



Oradaydın. Hayalperest, deli bir ruhban, üzerine hiç vazife olmayan tehlikeli bir işe burnunu soktuğunda sen oradaydın. Soylu kıyafetler giyinen silah ustası arkadaşın... O da oradaydı. Kitlelere korku salmış olan avcı arkadaşın... O da oradaydı. Hepiniz oradaydınız.

Bilgisizlik... Oysa gerçekleri bilseydiniz, her şey farklı olurdu.

Büyük bir zaferdi, gelecek günler için umut vaat eden. Ama büyük bir de yaraydı, hiç durmadan kanayacak olan. Toplumlar yeryüzünden silindiler. Gülen yüzlerini hatırladığım neşeli buçukluklar, kızgın hallerine güldüğüm cüceler, her bir icatlarına hayran kaldığım gnomlar, zerafet dolu mükemmel yaşamlarına her daim imrendiğim bilge elfler ve merakımı sürekli olarak cezbetmeyi başarmış esrarengiz insanlar... Alevden tek bir nefes, hepsini bu diyardan alıp götürmeye yetmişti. O kadar çok kan dökülmüştü ki, bir daha asla dökülmemeliydi. Her şey o kadar korkunçtu ki, bir daha asla hatırlanmamalıydı.

Bizler, yani ikinci nesil... Savaşta harcanıp giden toplumlardan geriye kalan azınlıklara yardım etmeliydik. Görevimiz, var oluş amacımız buydu. Geri göğü kavuran savaşta tarlalar ve ambarlar yanmış, göller ve nehirler kurumuş, ağaçlar balçığa, toprak da küle dönüşmüştü. Parlak kuleler devrilmiş, aydınlık kütüphaneler yerle bir olmuştu. Kıtlık, sefalet, cehalet, çaresizlik, barbarlık, düşmanlık, kaos... Hepsi kapıda bekliyordu. Ama kardeşlerim ve ben oradaydık.

Hatırlıyorum. Büyük, taştan bir sütunun üzerindeydim. Etrafımda büyük bir kalabalık vardı. Sanki bütün dünya oraya toplanmıştı. Sanki bütün ışıklar bizi aydınlatıyordu da, dünyanın geri kalanı karanlıktan ibaretti. Unutulmuş ve kaybedilmiş olan ne varsa onlara yeniden anlattım. Onlara yol gösterdim, ışık tuttum, destek oldum. Takipçilerim, elçilerim, sadık yoldaşlarım oldu. Yüzlerceydiler, sonra binlerce, sonra onbinlerce oldular. Her şeyi yazıyor ve ölümsüzleştiriyorlardı. Kitaplar, parşömenler, tabletler... Hepsi benim adıma yapılmış olan büyük yapılarda toplanıyor, ilahi önderler tarafından canları pahasına korunuyordu. Medeniyetler yükseliyordu. Medeniyetler... Bir zamanların öksüz ve şaşkın çocukları; devasa duvarlar, kalaler ve kuleler inşa ediyordu.

Görevimizi neredeyse başarmıştık. Cehaletin yerini aydınlık, açlığın ve sefaletin yerini bolluk, barbarlığın yerini hak ve hukuk almış, yırtılmış olan örgü onarılmıştı. Bir rüzgar esti, anılar ve duygularla dolu. Güçlü, çok güçlü, ayaklarımızı yerden kesen bir rüzgardı. Havalandık. Sonsuz bir süratle önce medeniyetlerin üzerinden, sonra bulutların içinden, sonra da yıldızların ortasından geçtik. İşte o anda anladık. Başarmıştık, ve Aena?nın yanına geri dönüyorduk.

İzlemeye başladım. Saren?in Anberath?tan kopuşunu, göllerin deniz oluşunu, tufanların gelişini, Anbera?nın güzel dünyasının adım adım değişimini... Ilossa?nın  parıltısını, Asuan?ın güneşini, Askalina?nın güzelliğini... Indaril?in görkemini, Asan?ın sırlarını, Estand?ın zırhlılarını... Sumenand?ın ordularını, Theurdin?in duvarlarını ve Garathum?un karanlığını... İzledim, izledim ve izledim. Ve bir gün anladım. Savaş hiç bitmeyecekti.

Tarihin en parlak medeniyetleri hiç durmadan savaşıyordu. Bu sefer tanrılar yoktu, tanrıçalar yoktu, ejderhalar da yoktu... Ama toplumlara geçmişte öyle şeyler öğretmiştik ki, savaşlar daha bir korkunç, daha bir yıkıcı olmuştu. Ve o son savaş... Bütün bu medeniyetlerin birbirlerine düştüğü, canlıların toza, şehirlerin kumlara dönüştüğü, herşeyi bitiren, sonu getiren, karanlığı çökerten o son savaş...
Öyle bir savaştı ki, unutabilmek mümkün değildi. Ilossa?nın korvetleri gökgürültüsü ile saldırıyor, Asuan?ın okuduğu lanetler orduları kadavraya çeviriyor, Askalina?nın örgü ustaları insanların yüreklerine nesiller boyu unutulmayacak korkular ekiyorlardı. Indaril?in gemileri şehirleri yerle bir ediyor, Asan?lılar cehennemde ne kadar iblis varsa hepsini celp ediyor, Estand?ın devasa savaş makinaları inanılmaz mesafelerden hedefini vuruyordu. Sumenand?ın psişikleri gerçekliği ve doğa kanunlarını değiştiriyor, Theurdin?in ölümsüzleri yaşayan her şeyi bir sel gibi ezip geçiyor, Garathum?un zalim orkları kadın ve çocuk demeden herkesi katlediyor, ormanları yakıyordu.

Savaş bittiğinde ortada ne bir zafer vardı, ne de bundan çıkar sağlamış bir grup... Dünyada ne bir medeniyet kalmıştı, ne savaşabilecek bir canlı, ne bir bilgi, ne de yiyecek bir şey. Evet, savaş sona ermişti, ama her şey yeniden başlayacaktı. Üstelik Aena, eskisinden de çaresiz ve acınası durumda olan yeryüzü toplumlarını artık kendi hallerine bırakmamızı emretmişti. Ne de olsa Kristal Parçası güvendeydi, ulaşılmaz bir yerdeydi.

Kendi hallerine bıraktığımız toplumlar bir gün inançlarını tamamen kaybettiler. Artık sahte tanrı ve tanrıçalara inanıyorlar, ilk ve tek olan Aena?yı ve onun pek çok özelliğinin vücüt bulmuş hali olan bizleri reddediyorlardı. Adımıza inşa edilmiş olan her şey yerle bir ediliyor, insanlar meydanlarda yeni sapkınlıklara davet ediliyordu. İşte o anda, unutulmuş olmanın bir ölümsüz için ne demek olduğunu öğrendim. Düşüyordum. Hiç durmadan düşüyordum. Bir türlü zemine ulaşamıyor, yere çarpamıyordum ama düşüş hissi hiç bitmiyordu. Yerle bir olmuş olan her şeyin parçacıkları ve kumları ben düşerken yüzüme vuruyor, rüyalarımda aydınlık mermer salonlarım başıma yıkılıyordu. Gücümü kaybediyordum, gözlerim kanlanmış, tenim kavrulmuş ve nefesim kesilmişti. Anlamıştım, çok acı bir biçimde hem de... Bu, yokoluş çemberiydi. Demek ki başarısız olmuştum. Güzel Anbera?nın dünyasına ekmeye çalıştığım bilgelik tohumları leziz meyveler vermemişti. İnsanlar bildiklerini ve erdemlerini unutmuşlardı. Beni unutmuşlardı. Onların gözünde hiçbir değerim kalmamış, bir ölümsüz olarak bütün görevlerim elimden alınmıştı. Düşüyordum. Ayaklarımın altından bir ırmak akıp gidiyordu. Yıllar, o ırmağın damlalarıydılar.

Uzun zamandır beklediğim çarpma, arzuladığım ve bu acıyı bitirmesini istediğim o sert düşüş hala gelmemişti. Acaba bu dünyada hâlâ bana bağlı olan bir şey mi vardı? Belki bir rahip? Belki de küçük bir inanan grubu? Bilemiyordum. Düşlerimde sürekli bir ruhban görüyordum. Aklını kaçırmıştı. Hayaller görüyordu ve sizi de hayallerine suç ortağı ediyordu. Kadim hatıralarımdan anımsadığım bir yere doğru yürüyordu. Tanrılar Savaşı?nın telaşlı anlarında Kristal Parçası?nı sakladığım, hapsettiğim tepeye doğru yürüyordu! O anda her şeyi olanca açıklıyığla anlamıştım. Yokoluşum, beklediğim o sert düşüş, bu çılgın ruhbanın ellerinden gerçekleşecekti. Oyunun son sahnesine yaklaşıyorduk ve bu sahneyi değiştirebilmek istiyordum. Ruhbana doğru defalarca haykırdım. Sana da... Asilzadeye de... Avcıya da. Rüyalarınıza girmeye, yönünüzü değiştirmeye çalıştım ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Düşüşüm iyice hızlanmış ve hiç gücüm kalmamıştı. Ve sonunda düştüm.

Ben, cezalandırılmış eski bir tanrıyım. Kesinleşmiş bir sonun başlangıcındaki zavallı bir ölümlü... Ben Odhin?im! Bir zamanlar bilgeliğin ve irfanın ilahi koruyucusu olan.

Ve şimdi, senin karşındayım.



Bütün bunlar senin inançlarına karşı olan şeyler mi? Seni algılarının, normal olarak kabul ettiğin şeylerin sınırlarında mı dolaştırıyorum? Veya o sınırları çoktan geride mi bıraktık? Sana anlattığım hiç bir şey masal değil. Hatırlamaya çalışınca bana bile masal gibi görünecek kadar eski zamanlarda kaldılar, ama bu anlattıklarım bir zamanlar yaşanmış olan gerçeklerdi, yokoluş çemberi içerisinde düşerken görmüş olduğum düşler değil.

Varlığım tamamen son bulmamışsa eğer, ve bir ölümlü olarak dünyaya gelmişsem bunun tek bir anlamı var. Demek ki Aena böyle olmasını istedi, ve benim son bir görevim var. Düşerken gerçekten de çılgınca olan düşler gördüm. Bir ölümlünün birlikte yaşayamayacağı kadar gerçek, benim bile tüylerimi ürpertmiş olan düşler. Buraya neden geldiğimi ve burada ne yapılması gerektiğini biliyorum. Ama zayıfladım, ağırlaştım, ve artık tükendim. Düşüş, bana ait olan her şeyi benden alıp götürdü. Bunu tek başıma başarabilecek gücüm yok. Böylece sana geldim. Çünkü sen ve arkadaşların, en az benim kadar bu işin içindesiniz. Sizler, sadece hikâyesi bile insanı korkudan öldürecek olan bir gücün kendisini serbest bıraktınız. Sizler bunu yapmakla, bugün sadece masallarda anlatılan ve gerçekten yaşamış olduklarına hiçbir zaman inanmamış olduğunuz kadim ejderhaları, çağlardır sürmekte olan uykularından uyandırdınız. Üstelik bunun ne demek olduğunun farkında bile değilsiniz. Dünyanız kuma, toza ve küle dönüşecek. Dağlardan ve göklerden inen alevler şehirlerinizi saracak. Eğer o gün gelirse, kaçacak hiç bir yeriniz olmayacak.

Ama çılgın ruhban, sizin de yardımınızla kendisinin tetiklemiş ve her yere yaymış olduğu bu tehlikenin boyutlarını sonunda anladı. Tanrısının katında yücelmiş olan ve kendine çok güvenen bu ruhban, önceleri büyük bir yanılgı içerisindeydi. Hiç müridi olmayan kadim tanrı Zenus?un karşısında, onbinlerce müridi ve fanatiği olan bir tanrının tarafında savaşa gireceği günleri ve kendi zaferini hayal ediyordu. Böylece kitleleri etki altında bırakacak, kendi imparatorluğunu kuracak, şehirlere ve toplumlara hükmedecekti. Lâkin bu çılgın ruhbanın tarih bilgisinde önemli boşluklar vardı. Ejderhaların geçmişte Zenus?a hizmet etmiş olduklarını ve Zenus?un o zamanlarda nasıl bir yıkım ve karmaşa yaratmış olduğunu ya yeterince iyi bilmiyor, ya da bunu anlayamıyordu. Ruhbanın o dönemde ejderhaların varlığından haberi olup olmadığı bile tartışılacak bir konuydu.

Ve bu ruhban bilmiyordu ki, işin içinde ejderhalar olmasaydı bile Zenus?un karşısında kendisinin de, yeni dünya toplumlarının da hiçbir şansı olmayacaktı. Çünkü onunla savaşmış olan bizler biliyoruz ki Zenus, ne olduğu başka bir tartışmanın konusu olan Gölge Dünya?nın güçleri ile müttefikti. Sana savaş alanındaki bir karanlıktan bahsetmiştim, hatırladın mı?

Derken ruhban, çok önemli bir bilginin sahibi oldu. Tanrısının katında, bir ölümlünün asla öğrenemeyeceği kadar gizli olan bu bilgiye erişebilecek bir kademeye yükselmişti.

Bir yadigâr vardı... Benim bile çoktan unutmuş olmayı dilediğim, ama kalbimin derinliklerinde bir yere saklamış olduğumu hep bildiğim bir yadigâr. Ben tanrıların savaşında Kara Kule?nin tepesinde Zenus?la çarpışıp onu Kristal Parçası?na hapsettiğimde, o kötü ruhtan geriye çok güçlü bir obje kalmıştı. Bir asa... Uzun, şeytani ve çok güçlü bir asa. Zenus, kendisinden daha eski ve belki de daha güçlü olan ejderhalara bu asa sayesinde hükmetmiş, onlara boyun eğdirmişti. Asa, ejderhalar üzerinde öyle bir etki yaratmıştı ki, ejderhalar sadece Zenus?a değil, onun görevlendirmiş olduğu Ejderha Binicileri?ne de sorgusuz ve sualsiz itaat etmekteydiler.

Bir dağ vardı, bana adanmış bir yapının üzerini örtmüş ve onu gizlemiş olan... İçinde kristal parçasını saklamış olduğum bu yapı, dünyanın ucundaki dağların zirvesinde bulunurdu. Bir kütüphane vardı, katman katman taşın ve toprağın altına dantel dantel işlenmiş olan... Zalimlerin bilemediği, arayanların bulamadığı, ateşlerin yakamadığı ve orduların kuşatamadığı bir kütüphane... Orası benim kütüphanemdi, bir zamanlar taştan rafları arasında yürüdüğüm. Zenus?un Ejderha Asası?nı oraya saklamıştım. İçeride sadık yoldaşlarım da vardı, ve biliyordum ki sonsuza dek bu asaya gardiyanlık edeceklerdi. Aena?nın katına geri dönmeden önce kütüphanenin kapılarını öyle sıkı kapatmış, kendisini de öyle bir yere gizlemiştim ki, hiç bir ölümlü o kütüphanenin varlığından haberdar olmadı.

Düşlerimde, ölümlülerin akıllarının zehirlendiğini gördüm. Zenus?a hizmet etmeye başlamışlardı, fakat bunun kendi fikirleri ve özgür iradeleri olduğunu düşünüyorlar, yanılıyorlardı. Ölümlüler, Zenus?un yadigâr hançerlerini aramaktaydılar. Hançerler Saren çölünün ortasında, Gha-Kelûrn kılıçlarının da dövülmüş olduğu aynı uğursuz atölyede, bizzat Zenus?un kendisi tarafından dövülmüşlerdi. Zenus bu hançerleri Gölge Dünya?nın en yüce elçilerine hediye etmiş, onların da zihinlerini bu sayede bulandırmış ve onları savaşta kendi saflarına katmayı bu sayede başarmıştı.

Yeni Dünya?nın son zamanlarında ortaya çıkmış olan gizli bir fanatik grubu ve onların emrindeki ölümlü orduları, uzun bir süredir hançerleri aramakta ve Zenus?un Ejderha Asası?nın yerini tespit etmeye çalışmaktaydılar. Böylece Zenus iki büyük müttefiğini, ejderhaları ve gölge dünya ordularını geri kazanacaktı ve birinci nesilden kardeşlerine darbeyi vurmadan önce yenilmez olacaktı. Hançerleri elde edebilirlerdi, çünkü bu hançerler binyıllardır el değiştirmekte; hanlarda, pazarlarda ve kaçakçıların tezgahlarında antika süs eşyaları olarak alıcıların beğenisine sunulmaktaydı. Ama bu fanatiklerin asanın yerini tespit etmeleri imkansızdı, ta ki başka bir ölümlü böyle bir asanın varlığından ve onun nerede olabileceğinden haberdar olana dek. Bu ölümlü, zamanında yan yana yürümüş olduğunuz ruhbanın ta kendisiydi. Siz onunla geçirdiğiniz günlerin hatıralarını unutmaya çalışırken o bir gün bile boş durmadı.
Ejderha asası ve onu saklamış olduğum yer bir ölümlünün fikirlerinde filizlendiğinde, diğer fanatik grupların da büyüsel veya ilahi yöntemlerle aynı bilgiyi edinmeleri artık çocuk oyuncağıydı. Düşlerimde hem ruhbanın, hem de Zenus?a hizmet eden fanatiklerin o dağa doğru harekete geçtiklerini gördüm. Bir tarafta hançerler için hâlâ kan dökerlerken, bir tarafta da dünyanın ucundaki adanın dört bir yanını araştırıyor, Odhin?in Gizli Kütüphanesi?ne girebilmenin yollarını arıyorlardı.

Bir şehir vardı. Eridin?in soyunun benim kütüphanemin giriş kapısının çevresine inşa etmiş oldukları, katman katman taşın ve toprağın altındaki o muazzam şehir. Bazıları benim yolumdan yürüyen asil ve iyi kalpli cüceler binyıllardır bu şehrin salonlarını doldurmakta; müzik sesleri, hikâyeler ve kahkahalar dağın altındaki koridorlarda yankılanmaktaydı.

Ne yazık ki, Zenus?un ruhu materyal aleme geri döndüğünde bundan en çok etkilenenler de bu asil ve iyi kalpli cücelerdi. Siz bu yıkımı Khardak şehrinin tam üstünde bulunan bir yerde, Khardak?lıların bana adamış olduğu eski bir yapının içerisinde başlatmıştınız. İradeli ve dayanıklı olan cüceler bu karanlığa da bir süre dayandılar, ama karanlık daha iradeli, daha dayanıklıydı.



Zenus... Kristal Parçası?nın içine hapsedilişini takip eden uzun çağlarda unutulmuş olan kötülük... Bu unutulmuşluk onu da güçsüzleştirmiş, son derece yıpratmış ve tüketmişti. Onun bugüne kadar yapabilmiş olduğu tek şey, git gide genişlemekte olan haresinin içine düşen herkesin zihinlerine yayılmak, onların bütün değerlerini baştan aşağıya sorgulamasını ve kendi içlerinde çatışmalar yaşamasını sağlayacak belirsiz fikirler aşılamaktı. İradesi bu şekilde zayıflayan ölümlüler, onun haresi içinde bulunmaya devam ettikçe karanlık fikirler daha ağır basmış ve günün birinde kendi değer yargılarını kaybederek onun fikirlerini benimsemeye başlamışlardı. Zenus?un müritleri bu şekilde artmaktaydı. Onun görünmeyen, karanlık haresi yakında Anroth?a kadar gelecek. Bu şehrin güçlü surları ise bu hareyi durdurmaktan aciz olacaklar.

Ölmüş tanrılar tekrar hayata dönebilirler, unutulmuş tanrılar da tekrar hatırlanabilir. Zenus yeterli sayıda müride sahip olduğunda Aena?nın katındaki yerini geri alması ve yeni bir vücuda bürünmesi çok sürmeyecektir. İşte o zaman, müritlerine doğrudan hitap edebilecek güce erişir, onları dilediği gibi yönetebilir ve yol gösterebilir. Eğer bu olursa, Ejderha Asası?nı sonsuza dek kaybetmiş oluruz ve kaçınılmaz son gerçekten de başlamış olur. Çünkü o yeniden bir tanrı olur, bizler ise onunla mücadele edebilmenin çok uzağında oluruz. Şu anda hâlâ vaktimiz var, hızlı olduğumuz müddetçe...
Ejderha Asası?nın yeniden benim ellerime ulaşması gerekiyor, ama bunu kendi başıma yapabilecek gücüm artık hiç yok. Vücudum harap oldu, güçlerim başkalarının oldu, senin karşında şu anda sadece akıl ve fikirden ibaretim. Sen ve arkadaşların, benim gizli elçilerim, casuslarım, savaşçılarım olacaksınız. Khardak?a gitmeli, Ejderha Asası?nı bulmalı ve bana getirmelisiniz.

Elbette ki Ejderha Asası?nı bulmak, yapılması gereken işlerin sadece ilki, yani hikâyenin başlangıcı. Asayı bana getirdikten sonra, bu hikâyenin hiç anlatmamış olduğum bir kısmını daha sizlerle paylaşacağım. Sen o zaman anlayacaksın ki, şu ana kadar beni dinleyerek öğrenmiş oldukların, bilmen gereken şeylerin sadece küçük bir kısmı.

Sen bir dahisin, bunu beş yıl önce dünyanın ucundaki dağların zirvesinde ispatlamıştın. Khardak?a girebilmek zor olacak, gizli kütüphanenin yerini tespit edebilmek ve oraya ulaşabilmekse çok daha zor... Öyle ki, kütüphanenin yerini Khardak cüceleri bile bilmezler. Bu yüzden asilzadenin kılıç ustalığına olduğu kadar, çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan bilgilerine de ihtiyacınız olacak. Evet, asilzade yıllardır okuyor. Ve avcı arkadaşın... Tıpkı yıllar önce olduğu gibi, size bilmediğiniz topraklarda rehberlik edecek olan kişi. Ama sadece bu kadar mı? Hayır. Cücelerin savaşta ne kadar ölümsüz olabileceklerini bilir misin? Khardak?a bir sürü şehir askeri göndersen, tek bir Kardak savaşçısı hepsinin hakkından gelecektir. İşte bu ölümsüz savaşçılarla sadece avcı arkadaşın boy ölçüşebilir.  Ve sen... Gölgelerde kalmış olan... Ardında bıraktığın uzun yılların içerisinde ne harika detaylar, ne faydalı bilgiler var. Olağanüstü bir zekân ve mekanizmalar konusunda birkaç insan ömrü kadar tecrüben var. Beş yıl önce, Kristal Parçası?na giden geçit vermez kapıları hiç zorlanmadan geçmiştin. Khardak?lıların bir icadı olduğu söylenen ve özel eğitimli kişiler haricindekilerin kesinlikle açamayacağı bir kilide sahip olduğu iddia edilen Anaris?in Kapıları?nı da geçeceksin.

Ve bir şeyi aklından çıkarma. Eğer siz bunu başaramazsanız, hiç kimse başaramaz.

Çok az zamanım kaldı. Sana şimdilik veda etmeden önce söylemem gereken çok önemli birkaç şey daha var. Bunlardan birincisi, Ejderha Asası bulunana kadar geçecek olan süreçte hiç vakit kaybetmemeniz gerektiği. Arkadaşlarını derhal bulmalısın. Onları yeniden seninle birlikte yürümeye ve savaşmaya ikna etmeli, ve bunun bir an önce olması için ne söylemen veya ne yapman gerekiyorsa düşünmeden yapmalısın. Ben aynı konuşmayı onlara da yapamam, buna bile gücüm kalmadı artık.

Khardak şehri kapılarını içinde saklayan derin vadinin içinde, büyük şelalenin aktığı yerin çok yakınında, yükseklere kurulmuş gizli bir kale var. Kayaların içerisine oyulmuş ve orayı bilmeyenlerin dışarıdan fark edemeyeceği güçlü, sağlam bir sığınak. Girişi gizli bir yerdedir ve Khardak şehri kapılarını tam karşıdan görür. Burası, yolculuğunuz sırasında ihtiyaç duyacağınız her an sığınabileceğiniz ve sizi hiç kimsenin bulamayacağı bir yer. Peki orayı nasıl mı bulacaksınız?

Sizlere güzeller güzeli Nera?yı emanet edeceğim. Onu Tanrıların Savaşı?nın yaşandığı  yıllardan beri tanırım. Rengarenk tüylere ve şaşırtıcı bir zekâya sahip olan bu sihirli kuş, onun sevgisini kazanan herkese şifa dağıtır, şans getirir, moral ve ilham verir. Oldukça güçlü ve hızlıdır da. Her zaman kendi başının çaresine bakar ve hiçbir durumda sahiplerine ayak bağı olmaz. Nera, yolculuğunuzun ilk bölümünde dördüncü yoldaşınız olacak. Eğer ihtiyaç duyulursa aramızdaki bağlantıyı da o sağlayacak. Onu asla sahibi olduğunuz bir hayvan gibi görmeyin. Nera tamamen bağımsız bir canlıdır ve varlığının kaynağı hâlâ büyük bir sırdır. Onu aşık olduğunuz bir kadın gibi görün ve ona saygı gösterin. Eğer bu konuda hataya düşerseniz, Nera size hayatınız boyunca unutamayacağınız bir ceza verebilir.

Nera senin omzuna konduktan sonra buradan gitmeli ve sana dediklerimi zaman kaybetmeden yapmalısın. Bildiğim bir gerçek daha var, bilmeni istemediğim bir gerçek, ama zaten üçünüz de yakında öğreneceksiniz. Beş yıl önce başlatmış olduğunuz kötülüğün ve karanlığın etkileri kapınıza dayandı. Hiç zamanınız kalmadı. Birileri sizin bu olaydaki rolünüzün farkına vardı, ve şu anda peşinizdeler. Sizi yok etmek istiyorlar. Delicesine arıyorlar ve bulacaklar da. Sen ve arkadaşların bunlarla baş edebilirsiniz, ama dikkatli olduğunuz müddetçe. Sen de dikkatli olmalısın.

Nera... Güzeller güzeli... Görüyorum ki o artık senin omzunda. Benim sahnem bitiyor, senin sahnen başlıyor. Git! Artık burada durma. Zamanın neredeyse tükendi. Şehirden çıkarken, Theos heykelinin karşısındaki geniş caddeyi kullan. Böylece hayatta kalmaya devam edebilirsin. Dünya kendi ekseni etrafında birkaç kez dönüp de o malûm zaman geldiğinde, ateşin hizmetkarını takip et. Onun attığı her yedinci tur, ulaşmayı arzuladığınız yere giden gizli yolu gösterir, tabii eğer bu ayrıntıyı görebilecek kadar zekiyseniz.

Atalar Meydanı?nda bekliyor olacağım. Size emanet etmiş olduğum güzel kadına gözünüz gibi bakın. Ve son bir şey daha...

Dikkatli olun.

Odhin
Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.
Franz Kafka