4
Harabeler
Asanhold Geçidi'nin korunaklı bir noktasına kurduğumuz kampta dolaşıyordum. Dönüş için yola çıktığımızdan beri, sol bacağımda bir ağrı vardı. Yürüyüş esnasında bunu kaale almamıştım. Çünkü böyle şeyler benim gibi bir korucuyu durduramaz. Ama biz kampa vardıktan sonra, ağrı artmaya başlamıştı.
Deira bunu öğrenmeden önce bu işe bir çare bulsam iyi ederdim. İçki ve kışlık erzak arabasının arkasına geçip, bacağımdaki durumu görmeye karar verdim. Vagonun arka köşesini döner dönmez de onu gördüm. Yani, Dace'i...
...ve elim bir anlığına kılıcımın kabzasına gitti.
Bu Aorsten... garip birisi. Bir şeyi çözmeye çalışırken hep en zor yolları seçiyor. Beni kırbaçlasalar dahi akıl edemeyeceğim bir sürü fikir üretiyor. Etkileyici numaraları var. Ama bir yandan da korkutucu bir şey bu.
Bu yeni kılık değiştirme işi de, tuhaflıkta geldiğimiz son noktaydı.
Tamam, yetenekli adamdı Aorsten. Ama demek ki, o istemedikçe Dace hiç ölmeyecekti. Bunu düşününce ürperdim. Bu ölülere saygısızlık olmaz mıydı? Böyle bir şeye karşı sessiz kaldığımız için biz de suçlu olmaz mıydık? Tanrıların bizi lanetlememesi için dua ettim.
Aorsten ve Elora Hanım, Asanhold Yıkıntısı'nda kurtardığımız avcı Brutus ve onun koca kurdu ile beraber, geçit goblinlerinin kampına doğru yürüyecekti. Drubbus denen şu goblin lideri ile görüşüp, bir anlaşmaya varmaya çalışacaklardı.
Bir önceki gece, bir kısmını öldürerek kamplarından geçtiğimiz goblinlerin lideri olan Drubbus ile... Boşuna demiyorum, bu adamın aklı başında değil diye.
Bacağımdaki acıyı unutmuştum. Onlar son kontrolleri yapıp dostlarıyla vedalaşırken, bulunduğum yerden sessizce izledim. Hanımımız için çok endişeleniyordum. Eğer onun başına bir şey gelirse, o geçidi goblinlere mezar edecektim.
Kamptaki Adam
Güney Rüzgârı'nın temiz yüzlü lideri, zor saatler geçiriyor olmalıydı.
Arkhas, Asanhold yıkıntısında yaşananların pek de hoş şeyler olmadığını biliyordu. Biz daha ağzımızı açıp bir şey diyemeden, o bunu hissetmişti. Çocukluk arkadaşı ve can yoldaşı Elora'yı karşılayıp onun yüzüne baktığı o an... İki eski dost göz göze geldiğinde Arkhas'ın yüzüne çöken o kahroluş... Acaba liderimiz sırtına bir hançer yeseydi, bu kadar canı yanar mıydı?
Hanımımız iki güvenilmez adamla birlikte kamptan yeniden ayrıldığında, Arkhas'ın ne kadar huzursuz olduğunu gözlerimle gördüm. "Benim hatam... benim suçum!" diye yakınıp duruyordu. Bir oraya, bir buraya yürüyor, hiçbir şeyle ilgilenemiyor, hiç kimseyi dinleyemiyor, konuşmak zorunda kaldığında da tonunu kontrol edemiyordu. Öyle ki, tam o anda bütün arabaları çalıp ortadan kaybolsanız, belki onu bile umursamayacaktı.
Madem bu kadar üzülüp, yakınacaktın... o zaman sen gitseydin! Güzel, zarif bir ruhu karanlık bir diyara göndermektense, gerçek bir adam o karanlığa kendisi girer.
Ben tam böyle düşünürken, onun dik dik bana baktığını fark ettim. O bakış...
Arkhas benim olduğum yöne doğru geliyordu. Nedense o an kendimi çok huzursuz hissettim. Hareket etmek, başka bir yere gitmek istedim ama şüpheye düştüm... Acaba bir başkasına doğru... ama...
"Farhan!" diye gürledi, liderimizin sesinin korkunç yarısı. Olduğum yere çakıldım kaldım. Bacağım o an tamamen iyileşmiş olabilirdi.
Gözlerini benden hiç ayırmadan yanıma geldi. Bir şeyler söyledi, sonra da "Anlat!" dedi. Tam olarak neyi anlatmamı istediğinden pek emin olamamıştım. "Emredersiniz!" dedim, farkında olmayarak.
Korucu Anlatıyor
Bugün uyandığımızda ilk olarak, Aorsten ve Dwingor'un ele geçirmiş olduğu goblin korucusu Kazold'u konuşturduk. Yani... konuşturdular. Benim böyle konularda biraz sert olduğumu düşünüyorlar. Ben de geri çekilip, bu işi Elora Hanım'a ve ona bazı tavsiyelerde bulunan Aorsten'a bıraktım. O sırada siz de yakınlardaydınız.
Kazold bazı önemli bilgiler verdi: Drubbus'un liderliğindeki geçit goblinleri, Buzkefen Yolu'nun derinliklerinde bulunan başka bir hakim gücün emri altındaymış. Birinci ve en önemli görevleri, vadiye girmek isteyen herkesi durdurmakmış. İkinci görevleri de, vadide yaşayan ogrelerin karnını doyurmakmış. Kendi açlıklarını gidermekten bile aciz olan bu goblinler, yakaladıkları tutsakları ogre mağaralarına yolluyormuş. Ogreler bu tutsakları öldürüp yiyerek karınlarını doyuruyor, mağaralarından çıkmıyor, sorun yaratmıyormuş. Bu... korkunç bir şey. Sanırım buradaki herkes ogrelerden çok korkuyor.
Kuzeydeki hakim gücün sözcüsü olan şu kızıl saçlı Dace, sık sık Drubbus ile görüşmeye gelirmiş. Goblinlere malzemeler getirir, bazı talimatlar verir, ogrelere götürülecek tutsak varsa alır, sonra da kendi makamına dönermiş. Dace, birkaç saat öncesine kadar doğudaki bir yıkıntıda yaşıyordu. Öldüğünde ahmağın tekiydi. Şu anda da delinin önde gideni.
Kazold konuştuktan sonra Aorsten, Dwingor'un yanına gitti. Ona sorular sordu, cüce de ona uzun uzun bir şeyler anlattı. Aorsten her kelimeyi dikkatle dinledi ve not etti. Cüce bir yandan da karların üzerine bir şeyler çiziyordu.
Benim öğrenebildiğim kadarıyla, Dwingor'un hikâyesi aşağı yukarı şöyle: Kuzeydeki madenci cüce klanları, yani Ersten ve Glansten, şu anda orkların ve onlara emir veren bazı kişilerin hakimiyeti altındaymış. Bu iki madenci klanın cüceleri, yurtlarını kuşatan ork belasına direnmeye çalışmış. Hepsi silah kuşanıp, kanlarının son damlasına kadar savaşmış. Ama ork kuvvetleri çok daha üstün durumdaymış. Savunma hattını kırarak madenlere dalmayı başarmışlar. Her tarafı yağmalamış ve kan dökmüşler. Durum öyle vahimmiş ki, cüceler Dumathoin diye birinin yanına gitmişler. Kimdir bu Dumathoin, cüceler onun yanına neden gitmişler, o kısmı pek anlayamadım. Ama sonuçta orklar galip gelmiş. Eskinin madenci cüce klanları, şimdinin madenci köleleri olmuşlar.
Cüce Dwingor'un Günlüğü
Önce yıldızsız gökyüzü, tüm vadileri kararttı.
Sonra ateşten bir yılan, sürünerek yaklaştı.
Yılanın başı yaklaştıkça, kuyruğu uzadı.
Yılanın kuyruğu uzadıkça, başı yaklaştı.
Hızlı ateş nehrinde, büyük davullar çaldı.
Tezahüratlar kulaklara, oradan yüreklere aktı.
Yılan yaklaştıkça, vadi aydınlandı.
Vadi aydınlandıkça, yılan yaklaştı.
Kapımız, ateş selini sessizlikte karşıladı.
Yılan ateşini kustu, ve bir zafer narası attı.
Bu ateş halkımı yuttu ve duvarlarımızı yıktı.
Bizden geriye kalanlar, evimizin derinine kaçtı.
Ama vazgeçmedi yılan, bin parçaya ayrıldı.
Bin farklı delikte, kurbanlarını kovaladı.
Benim zavallı halkım, sonunda köşeye sıkıştı.
Ve iyi dövülmüş çelik, benzeriyle çarpıştı.
İşte böyle düştü madenler, ve Talhund'ları.
İşte böyle tutsak oldu, soylu cüce klanları.
Kaçın! Onların elmas dediği, hepimizin kanı, canı.
Kaçın! Canımızdan başka bir şeyimiz kalmadı.
Lidere Cevap
Aorsten, cüce Dwingor'un kalın parmaklı elleriyle karlı zemine çizdiği kaba şekillerden düzgün bir harita çıkarmıştı. Çizimleri güzeldi, ölçeklendirmesi de iyi görünüyordu. Tıpkı Deira, Aena ve Thaine'in kafa kafaya vererek ilerlettikleri çizimler gibiydi.
Haritalara ve bize anlatılanlara bakılırsa, yolumuzun birkaç saat ötesinde Asanhold harabeleri bulunuyordu. Dace ve adamları da orada faaliyet gösteriyordu. Harabelerin yüksek ve hakim konumu sayesinde, içeridekiler geçidin önemli bir kısmını görebiliyordu. Bu kadar kişiyi, arabayı ve yük hayvanını oradan gizlice geçirebilmek mümkün değildi.
Geriye, geçit goblinlerinin kampına da dönemeyeceğimiz için, sizin de bildiğiniz gibi, ortak bir kararla Asanhold harabelerine bir ziyarette bulunmaya karar verdik.
Bu tehlikeli göreve çıkacak olan grupta Aorsten elbette ki olacaktı. Ona o kadar parayı boşuna ödemiyorsunuz ya? Sonra ben de gönüllü oldum. Madem batı yolu gözleniyordu, grubu gizlilik taktikleriyle kaleye yaklaştırabilecek birisine ihtiyaç olacaktı. Buraya kadar her şey normaldi. Ta ki Aorsten, bu öncü grupta Elora'nın da bulunmasını isteyene kadar. Hanımımız, doğal olarak kararsızlığa düştü.
Elora Hanım'ın zerafeti mâlum. Onun bulunduğu yerlerde rüzgârların bile değişik esmeye başladığını biliyorum. Onun bu etkileyici yönleri, kuşkusuz ki hepimizin işine yarardı. Peki ya ben, Elora Hanım gibi birinin yanında ne yapıyordum?
Çünkü böyle bir yerde, öncelikli ihtiyaçlarımız farklıydı. Hanımımızın harabelerdeki haydutlarla birşeyler konuşabilmesi için öncelikle oraya varabilmesi, ve kapıdan içeriye girebilmesi gerekirdi. Yol kısa olsa da tehlikeliydi. Öncelikle soğuktan korunmalıydık. Gizli ve güvenli yollar bulabilmeli, yorulduğumuzda kendi barınağımızı yapabilmeli, karnımızı doyurabilmeliydik. Benim işim de tam olarak budur. Ben çaresizlik anlarında yoldaşlarımı korur ve kollarım. Tehlike anlarında ise, tereddütsüz bir avcıya dönüşebilirim.
Elora Hanım elbette ki bizim yanımızda güvende olacaktı. Onun saçının tek bir teline zarar gelmesi için önce hepimizin ölmesi gerekir. Peki ya Elora, göreceklerine hazır mıydı?
Onun kararsızlığına son veren sizdiniz. Bunları da düşünmeniz gerekmez miydi?
Yıkıntılara Doğru
Son hazırlıklar yapıldı, ve biz çok geçmeden yola çıktık. Başı ben çekiyordum. Aorsten ve Elora Hanım da makul bir hızla beni takip ediyorlardı. Yürüyüşün temposundan veya sert esen soğuk rüzgârlardan şikayetçi değildiler.
Bu şekilde, kendi aramızda fazla konuşmadan, iki saat kadar yürüdük. Dört kez mola verdiysek de oldukça kısa tuttuk. Her iki yanı da kayalık olan bu dar geçit yeniden kuzeye doğru kıvrılmaya başladığında da, doğu yönündeki yüksek bir tepenin üzerinden dikkatle bize bakan o harabeleri gördük.
Artık o yoldan devam edemezdik. Eğer yolu tercih etseydik, haydutlar balkonlarından bizim gelişimizi izlerken yemeklerini yer ve çaylarını içerlerdi. Üstüne biraz kestirir, sonra da biz gelmeden önce uyanıp tembel tembel hazırlanırlardı.
Gözlerim, sağ tarafımızı örten tepeler ve kaya blokların üzerinde gezindi. Bu ser verip sır vermeyen coğrafyanın bir üst katına çıkabilmeliydik. Harabe sakinleri bizim gelişimizi görmemeliydi. Büyük bir gizlilikle yaklaşmalıydık. Başka bir seçeneğimiz yok gibiydi.
Ve öyle de olacaktı. Birkaç dakikalık gözlemin sonunda, bizi kaleye kadar ulaştırması mümkün görünen engebeli bir patika çizdim. Önerimi yoldaşlarımla paylaştım ve böylece, geçit yolundan ayrılarak tırmanmaya başladık.
Aşağı yukarı bir saat kadar sonra, Asanhold yıkıntısının arka tarafa bakan duvarına gizlice sokulmuş, güneydeki yüksek pencerelerden birinin altına tünemiştik. Arkamızda derin bir uçurum vardı.
Kısa bir süreliğine, hiç kıpırdamadan çevremizi dinledik. Sesler vardı... Homurdanan rüzgâr tarafından boğulan, zayıf bağrışmalar… Bir kurdun uzaklardaki uluması…
Daha iyi görebilmek ve duyabilmek için, ani bir hareketle üstümüzdeki pencereye sıçradım. Pervazı zorlanmadan yakaladım, ve içeriyi görebilecek şekilde kendimi yukarı çektim. Hiç ses çıkmadı.
Dace... içeride, tam önümdeydi. Elimi uzatsam, onu tutabilirdim.
Davetsiz Misafirler
Dace... Loş ve geniş bir odada, mum ışığının dans ettiği masasında oturmuştu. Sırtı pencereye dönüktü. İri yarı ve biraz yağlı bir adamdı. Uzun, dalgalı, kızıl saçları vardı.
Şarap içiyordu... ve söyleniyordu. Sonra yine içiyordu, ve yine söyleniyordu.
Eğer Dace'in düşmanlığı ispatlanmış olsaydı, onu oracıkta vururdum. Pencerede onu izlediğim birkaç saniye boyunca bu dürtüyü bastırmaya uğraştım. Ve bu sarhoş adam beni fark etmeden evvel düşüncelerimden sıyrılıp, pencereden aşağıya indim.
Aorsten, Elora Hanım ve ben, bir süre daha dinlemeye devam ettik. Bir yandan da içeriye nereden ve ne şekilde girmemiz gerektiğini düşünüyorduk. Bu sırada konuşma ve bağrışmalara yenileri eklendi. Az önce sinsice göz attığım odadan farklı sesler yükseldi. Yeni bir rüzgâr, bu sesleri bastırmak istercesine kulaklarımıza hücum etti.
Şansımı diğer pencerede de denedim. Haydutlar içeride bir şeyle meşguldüler. Sanırım bazıları, kalenin diğer ucunda bulunan tahta kasaları bir yere yerleştirmeye çalışıyordu. Yüksek sesle söylenen birkaç "Tamam!"dan sonra, Dace'in bulunduğu odadaki silahlı iki adam, duyamadığımız bir çağrıya kulak vererek odayı terk etti.
Güçlü hava akımı, diğer bütün sesleri bastırmayı sonunda başarmıştı.
Kızıl saçlı koca haydut, kısa süreli bir yalnızlıktan sonra oflayıp puflayarak masadan kalktı. Büyük topuzunu orada bıraktı, ama ondan daha çok önem verdiği şişeyi unutmadı. Elinde şarabıyla, yanıbaşındaki mahzen merdivenine yöneldi ve aşağıya doğru kayboldu.
İşte o an, odada veya yakınlarda hiç kimsenin bulunmadığı çok değerli bir andı.
Aorsten, Elora Hanım ve ben, yalnızca saniyeler sonra kalenin içindeydik. Gözlerimiz karanlığa alışana kadar bir kenarda bekledik. Uzak koridorlardan sesler geliyordu ama bulunduğumuz yerde kimsecikler yoktu.
Sessizce işaretleşerek, birbirimize mahzen merdivenini gösterdik. Aşağıdan Dace’in o peltek sesi geliyordu. Hızlı ve sessiz adımlarla basamaklara ulaştık, ama aşağıya inmeden önce Dace’in masasında gördüğümüz mektubu almayı da unutmadık.
Dace Olmanın Sancısı
Dace,
Nerelerdesin be adam? Asanhold Geçidi'ndeki durumlar hakkında düzenli olarak rapor vermemiz gerek. Neden haber yollamıyorsun? Yoksa öldün mü?
Lütfen bu konuya daha çok hassasiyet göster.
Ayrıca, bazı yeni gelişmeler var.
Geçit goblinlerinin son günlerdeki tavırlarından pek bir rahatsızlar, ve bundan ikimizi sorumlu tutmaya başladılar. Bu yüzden, haftada bir kez Drubbus'u ziyaret etmeni istiyorum.
Aranızda yaşanmış olan sözlü kavgadan haberdarım. Drubbus'un memnuniyetsiz tavırlarından da... Yine de geçit goblinlerinin tüm ihtiyaçlarının karşılanmakta olduğundan emin olmanı istiyorum. Sen üzerine düşeni yapmana rağmen Drubbus hâlâ huysuz davranıyorsa, bunu da en yakın zamanda bilmek istiyorum.
Ama eğer sen birtakım şeyleri atlıyorsan, ve geçit goblinlerinin tuhaf davranmaya başlamasının sebebi buysa, işte o zaman sorun yaşarız.
Eğer Drubbus, ona ve adamlarına kendi insiyatifimle verdiğim hediyeyi Kuzey'e karşı kullanırsa, ve kuzeydekiler de bunu öğrenirlerse, neler olacağını biliyor musun?
Beni öldürürler. Ama önce ben ve arkadaşlarım, sana bir ziyarette bulunuruz.
Yoksa başka bir şey mi sanmıştın?
Skaldor
Taverna
Bir sürü ıvır zıvırın ve malzeme kutularının gelişigüzel yığıldığı mahzene doğru sessiz adımlarla indik. Dace orta yerde durmuş, bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Mahzenin iç kısımlarında bir kafes, kafesin içinde de baygın görünen bir adam vardı. Sanırım Dace bu adamı uyandırmaya çalışıyordu. Adam, az önce tanıştığınız Brutus’tu.
Biz daha basamaklardan inmekle meşgulken, Aorsten büyülü sözcükleri fısıldamıştı. Gelişimizi duyup da yüzünü bize döndüğünde, kollarını dostça açan ve gülümseyen bir Dace ile karşılaştık. Ona bunu yaptıran büyü müydü, yoksa şarap mıydı, bilemedim.
Ben şaşkınlık içinde olanları seyrederken, ortaya tahtadan bir kasa konuldu. Etrafına tabureler çekildi, yeni mantarlar patladı. Kavgaya hazır bir şekilde indiğim mahzen bir anda bir tavernaya dönüştü. Şişeler birbirine vurdu, sevgi dolu sözcükler söylendi, ve içmeye başladık. Yoldaşlarım böylelikle Dace’in ağzından laf alabilmeyi umuyorlardı. Ama Dace…Zavallı adam bırakın konuşmayı, düşünemiyordu bile.
Dace, gerçekten de birkaç dakika içinde sızacaktı. O kadar çok içmişti ki, onu bir daha asla uyandıramazdık. Neyse ki elimizi çabuk tuttuk, ve öğrenmemiz gerekenleri öğrendik.
Eskiden iki kişiymişler… Skaldor ve Dace. Bu tehlikeli çift, On Kasaba çevresinde türlü eşkîyalıklar yaparmış. Yıllar boyunca hiç yakalanmamışlar. Son dönemlere doğru az çok şöhret bile kazanmışlar. Ama bu elbette karın doyurmuyormuş. Bütün kazanabildikleri, açlıktan ölmemeye yetecek kadar metelik veya yiyecek oluyormuş. Sonunda ikili, bu zor şartlardan yorularak rotayı başka bir yere çevirmeye karar vermişler.
Dace, dostu ve silah arkadaşı Skaldor’un aklına uyup, Buzkefen Yolu’na gelmeyi kabul etmiş. Burada vadilere hakim olan güçlü birinin emrinde çalışacaklarmış. Böylesi eski hâllerine göre çok daha cazipmiş. Çünkü hem karınları doyacak, hem cepleri dolacak, hem de saygı göreceklermiş.
Vadideki gücün emrinde çalışmaya başlayan Skaldor ve Dace için ilk başlarda her şey yolundaymış. Vadilerin içinde ve dağların diplerinde, yakalanma veya açlık gibi korkular olmadan çalışmışlar. Ama aylar geçtikçe görevleri zorlaşmaya, sorumlulukları artmaya başlamış. Böylece günün birinde ayrı düşmüşler. Skaldor kuzeyde kalırken, Dace güneye gönderilmiş. O andan itibaren artık birbirlerini göremez ve bir şey paylaşamaz hâle
gelmişler. Ve bu süreç oldukça uzun sürmüş. Skaldor bu zaman zarfında boş durmayıp, yaptığı işlerle vadinin hakimlerinin gözüne girmeyi başarmış. Mertebesi yükseltilmiş ve imkanları artırılmış. Buzkefen Yolu’nun önemli simalarından birisi hâline gelmiş.
Vadilerin en güney ucundaki Asanhold Geçidi’ni gözleyip korumakla görevlendirilen Dace, burada kendini unutulmuş hissetmeye başlamış. Eski dostu Skaldor’un kendisini de yanına alacağını umuyormuş, ama o gün bir türlü gelmiyormuş. Zaten Skaldor’un böyle bir şeye niyeti de yokmuş. Vadilerin bu yeni efendisi, günler ve aylar geçtikçe Dace’e daha uzak ve soğuk davranmaya başlamış. Bu tavrını, azarlamalar, emirler ve hatta tehditler şeklinde devam ettirmiş.
Skaldor artık dost falan değilmiş.
Eski dostunun kendisini unutmasına çok içerleyen Dace, içten içe intikam yeminleri etmiş. Önce basit bir plan yapmış, sonra da hemen hayata geçirmiş.
İlk işi, Drubbus’a ve geçit goblinlerine iletmesi için kendisine kuzeyden teslim edilen malzeme kutularını Asanhold yıkıntısında saklamaya başlamak olmuş. İkinci hareketi de, Drubbus’un ogrelere teslim etsin diye kendisine yolladığı esirleri ogrelere vermeyip, onları Asanhold’da beslemek ve silahlandırmak olmuş. Böylelikle burada kendi düzenini kurup, kuzeye meydan okuyacakmış.
Sonra Dace’in sesine bir belirsizlik karışmaya başladı. Zaten zorlukla konuşuyordu, sonunda da iyice şuursuzlaşmaya başlamıştı. Cümleler sayıklamalara dönüştü. Derken koca adam, mahzenin nemli zeminine metalik bir gürültüyle yığılıverdi.
Haydut bir daha hiç uyanamayacağı uykusuna daldığında, kafesteki tutsak, yani Brutus, gözle görülür bir biçimde hareketlendi. Aç, susuz ve yorgun görünüyordu. Fakat özgürlüğün kokusunu çoktan almıştı. Umduğumuzdan çok daha çabuk ayaklanıverdi.
Brutus bizden yemek istemedi. Su da istemedi. Bize sorduğu tek şey, etrafta bir kurt görüp görmediğimiz olmuştu.
Yeni Yoldaş
Brutus... Belli ki buralardan değildi. Esmer bir teni, yapılı bir vücudu ve biçimli kasları vardı. Onun sıradan bir tutsak olmadığını hemen fark etmiştik.
Kısa bir bakışmadan sonra Elora Hanım, tutsağın kafesinin yanına gitti. Olabilecek her şeye karşı tetikteydim. Hanımımız bir süre orada, bize arkası dönük hâlde durdu. Ne yaptığını göremediğim için, anlamak biraz zamanımı aldı.
Bu sırada, onun zarif elleri kilidin üzerinde geziniyordu. Kilitler inatçı şeylerdir, ama ince parmaklar ve hassas dokunuşlar onları yumuşatabilir. Tutsağın kafesinin kapısı da böylelikle açılmıştı. Elora Hanım'ın böyle bir marifete sahip olduğunu bilmiyordum.
Brutus artık serbestti. Tanışma faslını uzun tutmadık. Hakkında öğrendiğimiz ilk şey, bir avcı olduğuydu. On Kasaba yönüne giderken pusuya düşürülmüş ve tutsak edilmişti. Bunları fazla ayrıntıya girmeden anlattı. Anlatırken de, mahzenin unutulmuş bir köşesine doluşmuş olan karanlığa daldı. Birkaç dakika boyunca oradan gelen takırtıları dinledik. Kendi eşyalarını topluyor olmalıydı. Neyse ki fazla oyalanmadı. Avcı, yukarıdakiler bizi
duymadan önce loş ışık huzmesinin içerisine geri döndü. Zırhını giydi, kopçalarını taktı, silahlarını kuşandı, keseciklerini kemerine bağladı ve son kontrolleri yaptı.
Brutus'un sahip olduğu silahlara ve malzemelere bakınca, bir yanımın ona dikkat etmesi gerektiğinin farkına vardım. Yeni bir yoldaş kazanmış olmamız elbette ki iyi bir şeydi. Ama bir yoldaş ne kadar yeniyse, o kadar da güvenilmezdir.
"Dace!"
Yukarıdan gelen bu yeni ses, hepimizin işi gücü bırakıp toparlanmasına sebep oldu.
"Dace, aşağıda mısın?"
İşte... bela yaklaşıyordu. Zaten yaklaşsındı. Haydutların mahzeninde disiplini elden bırakmıştık. Fazla keyfi davranmıştık. Nerede olduğunu unutursan, işte böyle olur.
Kaçabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Telaşla hareketlendik, ve üzerimize karanlıkları örttük.
Fırsatlar Mahzeni
Dace'in eli silahlı iki uşağı, tam üstümüzdeki salona geri dönmüştü. Efendilerini orada göremeyince de aşağıya, mahzenin karanlığına doğru baktılar.
Baktılar... baktılar... ve sonunda onu gördüler.
Dace mahzenin orta yerinde, şişelerle süslenmiş yatağında yatıyordu.
Bu gelişme karşısında heyecanlanan iki silahlı uşak, önce çabucak etrafı kolaçan etti. Sonra anında mahzene damladılar. Çiçek bahçelerinde koşturan çocuklar gibi, şarapların bulunduğu köşeye doğru ilerlediler. Bir yandan da yerde yatan kızıl saçlı haydutla dalga geçiyor, kıkırdayıp duruyorlardı.
Sütunların ardında, üstlerine çökmeye hazır olan gergin karanlıktan haberleri yoktu.
Sonra zayıf bir "çıt" sesi duyuldu. Silahlı adamlardan birisi, sesin geldiği yöne doğru baktı. Ve orada hiçbir şey görmedi. Belki de üstünde fazla durmayıp geçecekti. Ama Elora Hanım ışığa doğru bir adım atınca, silahlı uşak büyük bir şaşkınlık yaşadı.
Tehlike çanları çalıyordu. Bu iki adam derhal etkisiz hâle getirilmeliydi. Yerimden fırlamaya hazırdım. Zaten kafamın içinde hepsini çoktan öldürmüştüm. Ama bekledim. Elora Hanım bilerek ve isteyerek ortaya çıkmıştı. Belki de bir bildiği vardı.
Tam da o anda, karşımdaki kutuların arkasından sinsice beliren Brutus'u gördüm.
Ok yaydan çıkmıştı artık. Esmer tenli avcı durumu riske atmak istememişti. Aorsten ve ben de anında yerimizden fırlayarak adamların üzerine çullandık. Neye uğradıklarını şaşırdılar. Brutus, şarap rafının önündeki adamı tek bir kılıç hamlesiyle yardı. Biz de diğer adama hücum ettik, ama o elimizden kaçmayı başardı. Paniklemiş bir hâlde, kutulara çarpa çarpa gözden kayboldu. Bunu yaparken de kıyameti kopardı.
Adam avaz avaz bağırıyordu.
"Holgen!", "Holgen!"...
...ve ölen arkadaşı için ağlıyordu.
Kaçış
Adamı sakinleştirmeyi, ve bizimle işbirliğine zorlamayı nasıl başardık, inanın hiçbir fikrim yok. Aorsten'ın veya Elora Hanım'ın bir marifeti olabilirdi bu. O sırada benim tüm duyularım, üst katları ve derinliklerini taramaktaydı. Çünkü birisi yaklaşıyordu.
"Brinn?"
Sadece birkaç saniyemiz vardı. Hata yapmak, sonumuzu getirirdi.
Aorsten, adının Brinn olduğunu öğrendiğimiz adamı susturdu. Onunla konuştu, ve üst kattan mahzene doğru yaklaşmakta olan adamı geri yollamasını söyledi. Bir nebze de olsa kendini toparlamış olan Brinn, seçim şansının olmadığını biliyordu.
Bu sırada yukarıdaki adam mahzen merdivenlerine ulaştı. Biz de apar topar gölgelere sığındık. Gelen kişinin aşağıdaki cesedi görmemesi, kafesin boş olmasıyla ilgili bir çıkarım yapmaması, ve Brinn'in de yeniden paniğe kapılmaması gerekiyordu. Dualar ettim.
"Brinn, neler oluyor?"
Brinn soruyu cevaplamak için ona Dace'in sarhoşluğu ile ilgili bir şeyler uydurdu. Her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Konuşurken de herhangi bir korku belirtisi göstermedi.
"Selthos nerede?". Merdivendeki adam sinirimizi bozmaya başlamıştı.
"Arka taraftadır, Holgen. İçkileri getirmemi bekliyordur. Biraz kaçamak yapacaktık."
Sessizlik...
...ve zorlukla, oflaya puflaya gelen kurtuluş. Yukarıdaki adam bir şeyler homurdandı, ama daha fazla üstelemedi. Basamakları geri çıktı, ve ağır ağır uzaklaştı.
Dalga dalga gelen kaosun göbeğinde, durgun geçecek olan birkaç dakikamız daha vardı. Bu sefer oyalanamazdık. Bu mekanı derhal terk etmemiz gerekiyordu. Bu yüzden sessizce hazırlandık. Çıt çıkmıyordu, çünkü hepimiz çok huzursuzduk. Özellikle de Elora Hanım...
Keder
Harabeleri, girdiğimiz pencereden çıkarak gizlice terk ettik. Başı yine ben çekiyordum. Buraya gelebilmek için belirlemiş olduğum o yüksek patikayı kullanarak geri dönecektik. Daha birkaç dakika geçmemişken, aşağıdaki karlı vadi yolunda kocaman bir kurt gördük.
Brutus'un verdiği coşkulu tepkiye bakılırsa, bu onun yoldaşı olan kurt olmalıydı. Kısa bir yürüyüşten sonra kayalık bir rampadan aşağıya, vadi yoluna doğru inişe geçecektik. İşte o zaman, bu iki dostun kavuşmasına şahit olacaktık. Kurt da şimdiden sabırsızlanıyor gibiydi.
Onların bu coşkusu, grubumuzda gülüşmelere sebep oldu. Yaşananların üzerimizde yarattığı gerginlik, o anlarda biraz olsun hafifledi. O sırada gözlerim, Elora Hanım'ın yüz ifadesine takıldı. O hâlâ gülmüyordu.
İşte o anda farkına vardım... Elora Hanım nasıl ki bir bakışıyla geniş bir hareye huzur verebiliyordu, kederlendiğinde de aynı şeyin tam tersi oluyor gibiydi. Onun aşağı çekilmiş kaşları ve düşünceli gözleri, beni girdap gibi çekiyor, kurtulmama izin vermiyordu.
Keşke olaylar böyle gelişmeseydi. Hanımımızın bir kavganın orta yerinde kalmasını istemezdim. Kan görmesini istemezdim. Hele ki uyuyan bir adamın öldürülüşüne şahit olmasını hiç ama hiç istemezdim.
Benim için değişmeyecek olan, kesin bir gerçek vardı. Eğer Elora Hanım bir tehditle karşı karşıya kalmışsa, ve her an her şey olabilecek gibiyse, olayları akışına bırakmak gibi bir seçeneğim olamazdı. Ama ben, Farhan, olayları bir anlığına akışına bırakmıştım. Peki bunu neden yapmıştım? Hatırlayınca beni de şaşırtmış olan bu ayrıntıyı düşündüm.
Elora Hanım, kendini o iki adamın önüne atarken hiç kimseden yardım beklememişti. Ve yaptığı şey gerçekten cesurcaydı. Siz böyle riskli bir hamle yapacak olsanız aklınızda ne olurdu? Bu soruya ben Farhan olarak cevap veremem. Ama şunu söyleyebilirim. Bir planınız mutlaka olurdu.
Hayır. Ölenler değildi bu kederin tek sebebi. Olanlardı.
İzahatlar
Ve böylece kampa döndük. Artık üç yeni yoldaşımız var. Brutus, Kurt, ve uşak Brinn.
Ve bir de, Dace'in ölümünün nişanı. Kendileriyle tanıştınız.
Dace... Evet. Onu öldürdük. Öldüğünde, derin bir bilinçsizlik hâlindeydi.
Bunun canice göründüğünü biliyorum. Ama Aorsten bir konuda haklı olabilir.
Birilerinin ölmesine göz yummak zorundayız.
Kuzeyde yüzlerce goblinin cirit attığı bir vadi var. Arabalarımızın geçebileceği başka bir yol da yok. Vadi goblinlerinin geçmemize izin vereceklerinden de bir hayli şüpheliyim.
Goblinleri sevmem. Bağırır, çağırır, yağmalar ve öldürürler. İyi bir şeyler yaptıklarını hiç görmedim. Hele orklar... daha büyük, daha güçlü, daha korkunçturlar. İşleri güçleri kavga, gürültü ve şiddettir. Onlarla konuşamazsınız. Ancak savaşırsınız.
Ama eğer arabalarımızı bu vadiden geçirmek istiyorsak, Buzkefen'in sakinlerinden bir kısmını kazanmak zorundayız. Buradaki büyük düzen bozulmak zorunda. Bizi evlerimize götürecek olan yolu, yaratacağımız bir karmaşanın içerisinde bulmak zorundayız. Dace'in ölümü, bize böyle bir kapı açabilir.
Aorsten, Dace'in yerine geçerek goblin lideri Drubbus'la görüşmenin elimizdeki en iyi alternatif olduğunu düşünüyor. En azından onunla konuşma ve bir şeyler ayarlayabilme şansımız olabilir. Tabii Drubbus hileyi fark etmezse.
Umarım etmez…
Yine de içimizi rahat tutmalıyız. Eğer Aorsten böyle bir plan yaptıysa, eminim ki tüm ihtimalleri düşünmüştür. Goblin kampında işler karışsa bile, kendilerini kurtarmanın bir yolunu bulabilirler. Eğer iş savaşmaya kalırsa da, yanlarında yeni yoldaşımız Brutus var.
Onu gördüm. Kim olduğunu anlamam için tek bir kılıç hamlesi yetti de arttı.
Goblin kampının orta yerinde bir Brutus... Koyunların içerisine dalmış bir kurt gibi.
Korucu Farhan